19 Mar '15

bu benim köyüm ekibi

2 Shares

Anne 47 Kromozomlu Bir Oğlum Oldu

Bağ evinin bahçe kapısına yaklaştıkça çocuk sesleri, leylak kokularıyla birlikte artıyordu. Bir yandan da kuş sesleri, bu koroya eşlik ediyordu. Kapıdan seslendim ama nafile. İtip girdim içeri. Tahta bir masada birkaç kişi çay içiyorlardı. Semaver emre amade şekilde bir taburenin üzerinde duruyordu. Selamladım hoş gelmişsiniz, diyerek buyur ettiler. Hemen ince belli bir bardak koydular önüme. Onlar hal hatır sorarken, ben bahçenin orta yerinde kerpiç bir havuzda erkekli kızlı çocukların ara sıra görünüp, kaybolan başlarına bakıyorum. Şenlik şamata yıkıyordu ortalığı. Bahçede biber, domates ,patlıcan karıkları. Limon mandalina ağaçları, şakayıklar, fesleğenler, Birbirine dolanmış kokular, sarmış etrafı. Bir de , dallarında tulumlar asılı koca incir ağacı. Sonradan öğreniyorum ki bunlar Meral’in amcasının yaptığı tulum peynirleri . Anneler çocuklarına sesleniyorlar. Hadi yeter çıkın gari. Meral saçı başı karışık, üstünde yosun parçaları sırılsıklam geliyor. Annesi mahcup , güya havuz temizlediler, gidip değişeyim üstünü diyor. Meral çocuk olmanın civelekliğiyle dönüp dönüp muzip bakıyor.
Meral Atay’ la Başlıyoruz söyleşiye:
Babam İzmir Seferihisar’ın Ulamış köyünden. Yukardaki bağ evi de her yıl köye gittiğimizde kaldığımız yer. Çok mutlu olduğumuz , gamsız tasasız günler geçirdiğimiz, yaz gelince gitmek için can attığımız masal ülkesi.
Orada kuzenleri bizi bekler bulurduk gittiğimizde. Sadece onlar mı ,ağaçları mesken tutmuş kuşlar, şakayıklardaki arılar, hatta sivrisinekler selama dururlardı.
Arabadan inmeden soluğu çardakta alır, getirdiğimiz ufak tefek hediyeleri kuzenlere verirdik. Yüzlerdeki parıltıdan mutlu olduklarını çıkartırdık . Annem de pazen, divitin kumaşları, ipek çorapları ve eşarpları yaşına göre paylaştırırdı büyüklere.
Burada gözleri doluyor.
Derin bir iç geçiriyor , evimizin ortasına ateş düştüğünde ben dokuz yaşıma basmıştım. En çok anamı kavurdu ölüm ateşi. Yirmi dört yaşındaki oğul telef olurda , kavrulmaz mı insan.? Ağabeyim görev yaptığı yerden bizi görmek için yola çıktığında Azrail’in onu beklediğini nerden bilsin. Bir acı fren sesi, kesif bir lastik kokusu aldı bizden onu.
Lapseki’nin Çardak beldesinde yılda bir kez izini sürmeye gidiyorduk O’nun. Bir keresinde yazlık tutmuştu babam orada. Arkadaşlar kazandım, hatta aralarından birine de aşık olmuştum.

Bu kayıptan sonra, her şeyin bana göre, benim için ,yaşanılan evde ,evlilik isteğim de olumlu karşılandı. Okul da bitmişti. Her şey sanki düz bir çizgide yürüyordu. Hele bir de bebeğimiz olacağını öğrendiğimizde, bizden çok annem yeni bir oğul ümidiyle canlanmıştı sanki. Gözünün kaybolan feri yerine gelmişti. Çardağa daha az gider olduk . Adeta ağabeyimin ayak izleri her gidişimizde daha da silikleşti.
Bebeğimiz doğduğunda sevincimize , mutluluğumuza diyecek yoktu. Dünyalar bizim oldu. Hele annemin sevinci görülmeye değerdi. Patikler, zıbınlar, ponponlu başlıklar neler hazırlamadı neler.
Bebeğimi kucağıma aldıktan 3 ay sonra hissettiğim değişikleri ,danışmaya gittiğim doktor bana down dediğinde hiç bir şey duymaz, anlamaz oldum.
Oğlumun 47 kromozomu vardı. Bu genetik farklılık demekti. Ama ne kadar farklılıktı ki. Bilmek istedim. Anlamalıydım. Allahtan o sıra eşim iyi para kazanıyordu. Bazen Onun bilgisi dahilinde bazen habersiz ; konuyla ilgisi, bilgisi olduğunu duyduğum , ne kadar doktor varsa hepsine götürdüm bebeğimi. Her biri başka şey söylüyordu. Ümitsizlikti en çok verdikleri.

Sonunda biri bana “Sen piyango oynadın farz et, amorti çıktı say. Kabul et, onun için bundan sonra yapabileceğim nedir diye düşün, ona göre davran ” deyince duruldum. Araştırmaya yöneldim. Çocuğum dünya güzeliydi. İlgimi ve dikkatimi ona verince oturup ağlamanın gereksizliğine hükmettim. Enerjimi çocuğuma yönelttim. Annem de benimle birlikte oğul sevgisini minik Kaan’a vermişti. İkimiz birden O’na yönelttik sevgimizi, ilgimizi. Benim yorulduğum noktada O giriyordu devreye.

Kaan 8 yaşına geldiğinde Onu hiç kabullenmeyen babası evi terk etti. Boşandık. Hayatımızda maddiyatın dışında bir eksilme olmadı. O’nun bana duyduğuna inandığım aşk, sevgi , oğluma tanı konduğu anda bitti ,nedense. Üzerinde düşünecek fazla zamanım olmadı. Oğlumun eğitimi, bakımı her şeyin üstünde idi.

Bir yerde Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin bir yazısını okudum. “Kızım Beni Önce Yıktı, Sonra İnsan Yaptı” diyordu. Nazlı’nın bir down sendromlu olarak doğmasının, kendilerine verilen bir ceza olduğunu düşünür başta. Ta ki bir cuma namazına kadar: “Tanrı’ya küsmüştüm. O küslüğüm nedeniyle, eşimin zorlamasıyla cumaya gittim. Bir anda hayale daldım. Bir uçurumun ucunda duruyordum. Karşı tarafa geçmem gerekiyordu. Fırtınalı bir havaydı. Karşıya geçmek için yan duran, keskin bir bıçağın üstünden geçmem gerekiyordu. Hep, sarışın ve mavi gözlü bir kız çocuğum olsun isterdim. Ona büyüyünce İskoç etek giydireyim, saçlarını iki yandan at kuyruğu yapayım isterdim. O kız karşımdaydı. ‘Baba, tut elimi, ben seni karşıya geçireceğim’ dedi. Elini uzattı ve çekti. Birden kendime geldim.” Namaz biter bitmez, koşarak eve gidip Nazlı’ya sarıldım..

Bana ufuk açtı bu yazı. Ben de başka bakabilirim, ben de başarabilirim dedim kendi kendime. Sarıldım Kaan’a ve onun beni eğitmesine bıraktım kendimi.
Bir çay içimi soluklandık

Kaan içerden son yaptığı resmi getirdi. Ayşe , Bak dedi ,bana. Her renk vardı, karpuz dilimi gibiydi renkler göz alıcıydı. Sol yanda siyah kuru bir ağaç. O renk skalasında kuru siyah ağaç, sizce ne arıyordu orada.? Ve bu renklerin canlılığı nasıl bir dünya yansıtıyordu.?
İnsanlar hayatlarına kattıkları her renkle, kendilerini yansıtır derler.
Gönül Erenleri ‘in dizeleri düşüyor aklıma.

Çocukluğumuzda suya resim çizen dağlarımız vardı.
Yumuşak yerlerinde çiçekler açar,.

Kentlere sürüldük, sonra cebimizde sakladığımız ışıkla çiçek yetiştirmeye çalıştık.
Saksılarda küçüldük.
Rüzgar kokmaz oldu, renkler soldu.
Büyüdükçe üredik ve gökkuşağını unuttu çocuklar.

Kaan gökkuşağını unutmamış . Rengarenk hayalleri. Güneş O’na hiç küsmemiş ,üşümüyor yüreği, sıcacık.

“Hani benim çocukluğum anne ? “diye soruyor Meral , siyah beyaz fotoğraftaki güzel kadına . O çocukluğun devamı yeniden yazılamaz mı?
İsyankar olmayan dik duruşlu bir kadın. Güleç yüzünde belli belirsiz bir hüzün. Kaan usulca sokuluyor, o hüznü silmek istiyor . Beceriyor, enerjisi muhteşem.
Civar esnafa yemek yapıp satıyorlar, babadan kalma emekli maaşına katkı olsun diye.
Giriyorlar mutfağa Meral mırıldanıyor usul usul:
Bahar gelmiş neyleyim, neyleyim baharı yazı,
Neyleyim baharı yazı sen olmayınca

Kaan eşlik ediyor. Gelmiş , bahar, bahar anne
Yemek kokuları Kaan’ın resmi gibi rengarenk. Ocaktaki tencereden sevgi tanecikleri yükseliyor kırmızı ,mavi, sarı, yeşil, beyaz bir gökkuşağı beliriyor tavanda … Kaan yumuk ellerini çırpıyor bize gösteriyor sevincine ortak olalım diye..
Bir yere gidersiniz mesela Kazdağılarına. Tepeden akan derenin yeşille bütünleşmesi, güneşin damlalara vurmasıyla oluşan gümüşi köpükler, faunanın çıkardığı kokularla birleşince hayran kalakalırsınız ya, Kaan öyle bir şey.
Kaan’ın annesi olmak da farklı bir şey, kırk yedinci kromozom gibi .

Röportaj Ayşe GÜL

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*