7 Kas '15

bu benim köyüm ekibi

0 Shares

Apollo’nun Kenti Telmessos’tan Fethiye’ye

İşim belki de bu…
ben bu yolu, yolları seçtim..
uzak diye bir yer yok benim için.

Doğusu yada batısı ülkemin…Karadenizi, Güneydoğusu, Torosları yada Kapı dağı hiç fark etmez…. yolları seçtim bağlanmak için yeni dostluklara…bağlandımda kapı gibi açılan koca koca yüreklere.. İşte bu sevdadır ki hep çağırır beni, yol ve yol hikayeleri… yeter ki insan olsun sonunda

Evet .. İstanbul’dan ilk gidişin böylesi, geride 37 yılın yaşanmışlığını bırakmaktı. O yüzden endişelerim ve korkularım vardı. Ama uzun süredir kurduğum bir hayaldi aynı zamanda.Lakin ”ilk an sendromu” yüzünden neredeyse her şey başlamadan bitecekti. İşte o yüzden yaşadığım o iç çatışmayı anlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü hayatlarını bir adım öteye taşıyamayıp doğdukları yerde ölenler hariç, herkesin hayatın bir yerinde muhakkak bir kez yaşadığı bir an, o . Daha önce yaşamayanlara ise bir ön bilgi olması adına…

Belki de kaderin ilk defa bana, bu kadar yerinde ve hakkını bu kadar teslim ede ede sordurduğu soruya, farkında olmadan bilinçaltımda gezinen en iç acıtıcı cevabı verdim ”BURDA HİÇ KİMSEM YOK Kİ; SEVDİKLERİM,ÖZLEDİKLERİM,DOSTLARIM, BAĞLARIM,BAĞLANTILARIM EN ÖNEMLİSİ DE SEVDİKLERİMİN MEZARLARI BİLE İSTANBULDA”…İşte! Yatıştırmak yerine can havliyle cevaplayınca o soruyu, içimin bütün şirazesi bir anda dağıldı.Kişisel kaygılarımla başlayan bütün sorularıma ve o an büyüyüp çatallaşmaya dikenleşmeye meyilli, kriptosunu bir türlü çözemediğim duygularımla verdiğim bu sınavı sabahın 7’sinde, bilmem kaçıncı sınıf o vasatın altında otobüs garında, bana sanki uzaydan gelmişim gibi bakan o insanlara yüzümün suretini bırakıp gerisin geriye geldiğim şehre dönmek istedim… Böylece dönüş yolunda uyur, dinlenir , yatışır, sakinleşirdim.

Ama ayaklarım aklımdan geçen komutlara bir türlü uymuyordu ve daha da kötüsü sanki başka biri tarafından yönetiliyormuş gibi beni gitmek istediğim yönün tam aksi yönüne doğru götürüyordu.Çok kısa bir süre sonra kendimi sahildeki bir çay bahçesinde, kaynamaktan acılaşmış bir çayı içerken ve etrafımı izlerken, daha doğrusu incelerken buluverdim. Çünkü daha önce burayla ilgili hiç bir ön sevişmem yoktu. O yüzden de içimde yaşanan onca doğal afete rağmen ilgimi çekmişti.. Ve şaka gibi ama ben buraya gezmeye değil yerleşmeye gelmiştim.. Tok karınla bile 3 bardaktan fazla içemediğim çayı aç karınla mideye indirişimin kaçıncı 15 dakikasıydı bilmiyorum ama bir anda kuzumun, ”Anne burası çok güzel,iyi ki gelmişiz” diyen sesinde yakaladığım cıvıltı, beni farklı bir boyuta taşıdı. Ve işte tam o an, her şeyi zamana, zamanı da zamana bırakıp başladım yeni evime yerleşmeye, ardından da kaybola kaybola gezmeye.

Gezdikçe korkum ve bakışım değişmeye öğrendikçe de ön yargılarım kırılmaya burayla bağ kurmaya başladım…

Bir yere gittiğimde ilk merak ettiğim tarihi,tarihi yerleri,pazarı ve efsaneleridir..

Buranın kronolojik tarihinden aklımda kalanları aktaracak olursam: Muğla ilinin 12 ilçesinden biri, zamanında Rumların, meğri, yani, uzak diyar, dedikleri yer Fethiye.Bugünkü Fethiye, yakınlarındaki Belen’de (m.ö) 3000 de kurulduğu sanılan antik Telmessos kenti Likya’nın Kayra sınırında yer alıyor.Kenti güneş tanrısı Apollo’nun kurduğuna inanılıyor. Fethiye eski adıyla Telmessos Likya döneminde önemli bir kehanet merkeziymiş. Kahinler kehanette bulunacakları zaman kayaların üzerine çıkıp gökten, dağlardan ve sudan ilham alırlarmış. Belki de bu yüzden Fethiye’ye ait efsaneler bu kadar fazla… Uzun bir süre Likya’ya karşı bağımsızlığını koruyan şehir sırayla Pers Delos birliğine,Likya’ya,İskender’in egemenliğine,Bergama krallığının hakimiyetine,Roma,Bizans, Menteşoğulları yönetimine girip Osmanlı topraklarına katılmış 1913’de uçağı düşen ilk hava şehidimiz FETHİ bey anısına ”Fethiye” olarak değiştirilmiş adı. 11 mayıs 1919 ile 20 haziran 1920 arasında İtalyan işgali altında kalmış.

Nasıl ki İstanbul’un ağacı erguvan,selvi ve çınarsa buranınki de, portakal, limon ve filbahri bence. Hani gölgesinde Ademin hamurunun yoğrulduğu rivayet edilen cennet ağacı var ya, işte o, filbahri…Filbahrileri görünce önce çok şaşırıp sonra çok sevindim. Çünkü küçükken duymuştum, bu ağaç bir tek cennete benzeyen yerlerde kök salarmış, ama, eğer insanlar içindeki şeytana uyupta yoldan çıkarsa ağaç ortadan ayrılıp kuruyup gidermiş.

Burada insan büyük kentlerde yaşamanın ve ulaşmanın imkansız olduğu bir ton şeye o kadar kolay ulaşıp sahip oluyor ki. O yüzden sanırım algımızda büyük kent demek olan imkan,avantaj,cazibe olarak etiketlediğimiz şeylerin aslında içinin ne kadar boş olduğunu, asıl cazibenin böyle yerlerde yaşamak olduğunu burada yaşayarak anlıyor…Yani biz istesek de dirensek de fark etmiyor. Bilinçaltı doğala, sadeye, temize dair ne varsa onu seçiyor ve önceliği ona verip değer yargın haline getirmeye başlıyor… Daha da önemlisi, doğaya ve kendine daha fazla saygı duymaya başlıyorsun. O yüzden sanırım burada kediye tekme atan, yere çöp atan,ağacı kesen birilerini göremedim.Doğruymuş, İnsan toprağa, yeşile, maviye yaklaştıkça dengeleniyor ve sağlığına kavuşuyormuş.
Şanslıyım burada hepsi fazlasıyla mevcut…

Bir yanın, hani hemen her yıl haberlerde;”Hava şartları dolayısıyla yamaç paraşütü yapan birileri dağa çarpıp öldü” diye birkaç kez çıkan ve azametiyle insanın içini ürperten o dağ, yani Babadağ, diğer yanında Belcekız’ın dramatik hikayesine konu olan alabildiğine Ölüdeniz, az biraz karşıya baktığında bir çobanın o paha biçilmez el yazmalarını bulduğu sır gibi saklanan mağara, biraz yukarıya tırmandığında elini alnına siper edip ötelere bakarsan taş, toprak Likya yolu.
Acaba daha önce hiç yaşamış mıyımdır burada? mesela;
Hediyeler sunmuş muyumdur güneş tanrısı Apolloya?
Adaklar adamış mıyımdır her şeyin yaratıcısı olan toprak anaya?
Yoksa, Pers istilasının olduğu zamanlarda mı buradaydım? Hani onca direnişe rağmen savaşı kazanamayacağımızı anladığımız an toplu şekilde intihar kararı alıp kendimizi yakmıştık ya! İşte o zaman…

Yoksa daha öncesinde. Hani( M.Ö ) 1. yy sonlarına doğru 23 kentten oluşan bir ”Likya birliği” oluşturulmuştu ya, hatırladın mı? hani gerçekten ilk demokratik birlik.Acaba o birliğin kurucularının arasında mıydım? yoksa sadece parlamento binasını yapan taş işçilerinden biri miydim?
O kayalara oyulmuş mezarlardan biri benim olabilir mi acaba? diye uzayıp gidiyorken ihtimaller, başka yerler, başka zamanlar takıldı aklıma.
Ahhh!..
O bir gün olan ömürlerini yaşamak için dondan dona girmeye razı gelen kelebeklerin vadisi,uçsuz bucaksız insanı ürküten kanyonlar ve tabii ki ruhumun içinde bir hayalet gibi dolaştığı Kayakent. Ne fenadır kılığından sebep insanın insana bir bardak suyu çok görmesi, sonrada, bir bardak sudan sebep kuraklıkla terbiye edilip yerle yeksan edilmesi.Zaten öyle güzel bir yeri ancak bir melanetten sebep bırakıp da gidebilirdi insanlar.

Meydanda tarihi dokusunu korusa da, çağın vebası olan tüketime odaklı bir yer haline getirilmiş Paspatur diye bir sokak var. Orada gezinirken ruhum geçmişle gelecek arasında can çekişip durdu. Çünkü her şey ne düne aitti, ne bugüne. Kokuları takip ettim, sonra sesleri, anladım ki sadece görüntüsünü korumakla tarihini koruyamıyorsun. Zaman gezgini göçebe ruhumu çekip şimdiye odaklanmak zorunda kaldım o kokular ve sesler yüzünden. İnsanların tüketime olan açlığının yağmaladığı her yerde hissettiğim o bildik duyguyla, yani biraz üzgün, biraz kızgın, biraz da acımtırak gezerken ara sokaklarda,”Ben farklıyım” diye bas bas bağıran hani şu taksimde görmeye alışkın olduğumuz gotik tarzda otantik şeyler satan dükkanlar vardır ya işte o dükkanlardan birine denk geldim ve dayanamayıp girdim içeri. Biraz etrafımdaki objeleri inceledikten sonra sahibiyle sohbet etmeye başladım ve öğrendim ki burası milliyetçilerin kalesiymiş ,buranın belediye başkanı 4 dönemdir aynıymış.

Gezi direnişi sırasında direnişe her gün destek veren 3000 kişilik bir grup varmış ama hiç bir şekilde onlara müdahale edilmemiş. Çünkü burada sadece Kürt kökenli insanlar sevilmiyormuş ve barındırılmıyormuş. Ama maalesef her 2 kişiden biri İngiliz ve mülk sahibi. Onlar pek bir seviliyor.Sanırım bunun iki sebebi var; birincisi ekonomiye dolar katkısı, ikincisi de misafirimizi hoş tutup ülkemizi iyi, medeni, güzel gösterme çabası.Sanki onlar bilmiyor mu Türkiye’ de neler oluyor? Biz okumadığımız sorgulamadığımız için onları da bizim gibi gösterilene söylenene kanıyor sanıyoruz. Ama öyle değil. Biliyorlar işte, insan hakları konusunda Kenya’yla, Hindistan’la aynı sıralamada olduğumuzu. Kadın cinayetleri konusunda,(şimdilerde moda deyim çocuk gelin ama aslı pedofili) pedofilide dünya listelerinde ilk 5′ de olduğumuzu. Yolsuzluklar,hırsızlıklar,haksızlıklar , yağmalar,çılgın projeler,çağ dışı uygulamalarda bir numara olduğumuzu. Baskıya tehdit ve sansüre dayalı iç siyaset ve emir komutaya dayalı,basiretsiz dış siyaset ürettiğimizi vs. vs. vs. Meydanda gezerken belediyeyi gördüm,içimdeki densize uyup girmek istedim içeri ve başkana kurban bayramında astırdığı afişle neden insanları Türk ve Kürt diye ayırışını, neden hiç halk eğitim merkezi olmadığını, neden kültür merkezinde doğru düzgün etkinlikler tapılmadığını sormak geldi içimden. Ama başıma fazladan bir bela daha açıp geldiğimin 20. gününde kovulmak istemediğim için yönümü sahile çevirdim ve çalış plajına gittim. Güneşin batışını izledim ve o zaman anladım ki dedikleri kadar varmış dostum. Burada gün batımı bir harika.

Devamı başka bir yazıma. Ancak bu kadar gezebildim. Hadi bana eyvallah…

İlkay Geyikoğlu

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*