24 Ara '14

bu benim köyüm ekibi

1 Shares

SEÇKİ / BABA ANNEMİN AMBARI

BABA ANNEMİN AMBARI
Aklı ve yüreğindeki sorgu, düzene sokma hırsı; duruşunda, yürüyüşünde, işinde,  hatta giyiminde bile kendini gösterirdi.Uzun boyluydu, yıllar kadınların boylarından biraz çalar, ondan çalamadı.Ne kamburu çıktı ne parmakları eğildi ne göbeği sarktı, altı doğuma rağmen küçük çatlakları saymazsak.Yetmişinde ince çorap giyecek kadar düzgün bir tene sahipti.Nasıl böyle kaldın? diye sorduğumda “Kip giyindim, kip yürüdüm, kip oturdum” dedi.Anla anlayabilirsen.Her zaman kendini yaşadı, zamana uymak gibi bir derdi yoktu, yasaları vardı. Yasalara ev halkının uymak gibi bir zorunluluğu vardı. Hiçbir çocuğu bu evde kuralara karşı gelemezdi.İnandıklarının arkasında öyle güçlü dururdu ki bazen köy halkı bile ona  “Efendim” derdi.Okuma yazmanın çok sınırlı olduğu bu yıllarda, çocuklar baba evinde geleneklerle terbiye edilirdi. Babaannem gücünü büyüdüğü baba- evinden almaktaydı. Ben Karacıbo torunuyum bana yakışmaz, yada, sen kim oluyorsun da bana karşı konuşabiliyorsun, diyebilme cesaretini de baba- dededen gelen terbiyeyle anlatırdı.Yaşadığı yokluk, yaşayamadığı çocukluk, yaşadığı yalnızlık, herkesle konuşulacak ne konulardı ne de anlatılacak şeylerdi. O, dünden çok bugünü yaşar, yarını düşünürdü. Yaşamı üç temel değer üzerine kurulmuştu; inanç, inat ve irade. Bundan dolayı O’na köyde, Osmanlı gibi kadın, derlerdi, yaşasaydı belki unvanı şimdi son Osmanlı, olurdu.
Büyükbabam Karsta Rusların işgal etiği dönemlerde maliyede çalışırken O, köyde çocukları büyütmüş ,büyümüş. Babam anlatmıştı; hamileliğinin son günlerinde ekmek teknesini tek başına kaldırmış, sancısız doğum yapmış, kilerde çocuğu peştamala sarıp, fırına gitmiş. Yaşadıklarından dolayı küçük mazeretlere hiç tahammül edemezdi, oturduğu ikizi olmalıydı, biri ne kadar sorgularsa diğeri de o kadar göz yumardı.
Sümer basmasının çok kullanıldığı bu dönemlerde babaannem, hiç basma giymedi.,, Kumaşın en iyisinden,gümüş kemerin geniş tokalısından,üç sayı tespihini taşıdığı üzerine oturan sıkı yeleklerden hiç vazgeçmedi. Bel ve sırt ağrılarına kemerin iyi geldiğini onun dışında kimse söylemedi.Kip duruşun nedenini şimdi daha iyi anlıyorum,hayata karşı dik durmak kadar dimdik ayakta durmanın da anlamını bizden çok önceleri bilenler varmış.Kip, sıkı demekmiş, babaannemde sıkı bir kadınmış. Ben onun; hiç gülmeyen yüzü, ince uzun parmakları,uzun  biçimli burnu , arkaya yaslanmadan  ayak ayak üstüne atıp,elleri dizerinin üzerende, biri diğerinin bileği üzerine gelecek şekilde koyup oturduğu haliyle hatırlarım.Genelde; önüne bakar, başını merakla çevirmez, konuşmaları kulaklarıyla takip eder,sorulara kafasını çevirmeden cevap verir, tartışmaktan dalaşmaktan uzak durur, ısrar eden veya çizgiyi geçeni meclisten kovardı.Onu; ellerini göğsünün üstünde birbirine dolamış,  çaresiz boş bakışlı halde hiç hatırlamıyorum.Niye kollarını göğsünde tutmuyorsun, dediğimde gülümseyerek” Kollarım çok uzun arkadan çıkıyor, kötü görünüyorum “dedi. Her şeyin kendince bir karşılığı vardı ,bundan dolayı onun evinde batıl- kör inançlar  misafir olamazdı.
Baba geleneğinden ve büyük babamın evden uzak kalması nedeniyle,  evin kadını ve erkeği rolüne bürümüştü.Hatırı sayılır topraklar ve ona destek olan içinde meyvesi bol olan bir bağ,  elindeki en önemli silahsız güçtü. Altı çocuğa ve torunlara rağmen evde yüksek sesle konuşulmaz ,işleri kendisi takip ederdi.İki kileri, iki ambarı, beş odası olan mütevazi bir ev  yeterdiona ancak.İki karşılıklı oda, sofa denilen bir aralığa açılırdı.Sofadan üst kata çıkardık, yatak odaları üst kattaydı. Alt kattaki odalardan biri misafir için ayrılmıştı, bize yasaktı. Sadece büyük yengem temizlik ve ikram için girerdi. Burada babaannemin has misafirleri kalırdı. Kimin hastası varsa,  yaşlısı genci, çaresiz kalan babaanneme gelir, derdini anlatırdı. Bu misafirlerin çoğu diğer köylerden geldiği için  o gece  kalırdı, biz hiç kimseyi tanımaz ve konuşmazdık. Derman belki, Lalezar hanımın ambarında vardı, eğer bu çevrede varsa mutlaka onun ambarında vardı.
Evleri, köyün kenarında, köyü kuş bakışı gören, arkasını tepeye vermiş, arkasında, bostan, denilen sebze tarlası vardı. Doğu denilince çoğunluğun aklına kar ve yokluk gelir,  ancak gerçek hiç de öyle değil.Eğer çalışmaktan yana niyetin varsa sen de yeryüzü cennetini kurabilirsin. İşte babaannemin diğer kadınlardan farkı buydu; kocaman bahçeyi sulayacak göleti, boşa akan suların toplanmasından sağlamış, köyde kimseyle sorun yaşamak istememiş. Bahçede neler yetişmezdi ki; fasulye, kabak, salatalık, mısır,
havuç, lahana, otları saymıyorum. Alt kattaki kilerin yanından üst
kata çıkılır, merdivenin başında yol ikiye ayrılırdı, biri bostana gider diğeri üst kata çıkardı. Kilerle merdivenin arasında ocak vardı, biz bu ocağı çok severdik.  Mısırlar soyulmuş getirilir, ocağın başında babaannem olmak kaydıyla mısırlar pişirilirdi. Herkese yetecek kadar mısır olduğu  için aramızda tartışma çıkmazdı, babaannemde adil olmaya özen gösterirdi. Kışlık mısırlar, bakliyat ambarında saklanırdı. Üst kattaki ambar, kuru meyve için ayrılmıştı.
Ambarlar kalın tahtadan yapılır; çivi kullanılmaz, tahtalar  geçme,  giriş tarafında kapı oyularak açılır,çıkan tahtalar tekrar kapı olarak menteşesi gibi demirden yapılmış, şerit şeklinde demirlerle tutturulmuştu. Bu demirler kışın,  zamanın acı ve yorgunluğunun çıkardıkları sızı gibi bir sesle bizi kendine çağırırdı. Kapı açılıyor… babaannem ambara gitti.Çocuk gözüyle neler yoktuki; elma, armut, erik kuruları, torbalarda, koşat denilen tavan kolonlarından asılmıştı.Bir koşat boydan boya heveng, denilen üzüm salkımlarına ayrılmıştı, her meyvenin yeri belliydi,bu yüzden ambarın içinde kokular hiç birbirine karışmazdı. Bu koku, aktar kokusu; en doğal aroma…  beni mest ederdi. Kapının o, gıcır, diye ağlayan sesi bizi güzel kokulara götürürdü. Şenkaya’nın bir köyü, eskiden Pancırot, şimdi İnceçay köyü. İçindeki zenginlikle birlikte bu köy; bir zamanlar(babaannem çocukken) Rumlarla Türklerin birlikte yaşadıkları bir yermiş.Mübadelede  Rumlar Yunanistan’a gitmiş, evimiz Rumlardan kalmış. Çok zaman sonra eski sahipleri gezmeye geldi. Bıraktıkları gibi görmeleri yaşadıkları güzel anların keyifle tekrar anılmasına vesile olmuştu. Giderken babaannem ambarı onlar içinde açtı ve “ Siz bu toprağın çocuklarısınız, özlemişsinizdir bu kokuları “ dedi, koli hazırladı, çok hoşlarına gitmişti.
Kim babaannemin arkasından koşar, ambarın kapısında durur ,arkasından bakarsa,onun  avucuna biraz kuru meyve konulurdu, bu göz hakkından çok, bir çocuğu sevindirmenin keyfini görmek ve yaşamak içindi. Yaşlıların  böyle geleneksel bir anlayışı vardı. Tespih ceplerinde çocukları avutmak ,bazen gönül almak, bazen de iş yaptırmak için verdikleri rüşvetti. Ambarın içinde tahtadan yapılmış üstü kapalı, bizim hiç ilgimizi çekmeyen bir bölme vardı; otların saklandığı yerdi. Kimin neye yaradığını büyükler bilirdi, çoğu bizim köyde yetişmezdi.Babaannem tanıdıkları aracılığı ile toplatırdı, bir gün birine gerekli olur diye.İşi bittikten sonra kapıya gelir şöyle bir arkaya bakar, gözleriyle her şeyi kontrol eder,kapıdan çıkar; gıcırdayan ağrılı, ağır kapıyı kapatır, büyük anahtarı olan kilidi, zırza, denilen çengele geçirir,kilitle, giderdi. Ambar sık sık açılmazdı. Babaannemden sonra burası bu amaçla kullanılmadı, depo oldu, zaten kiler gitti yerine dondurucular geldi, insanlarımız da başkaları için böylesine zahmetli işlere itibar etmediler.
Seçkin Karabulut

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*