25 Ara '14

bu benim köyüm ekibi

0 Shares

BEN

BENLİ

BEN

Mustafa, masasında ders çalışırken, konsol aynasında yüzünü gördü. Dudağının kenarındaki kocaman ben dikkatini çekti. O ben, kendini bildi bileli oradaydı ama ilk kez bu kadar fazla dikkatini çekti. Aynadaki silueti bir an karşı sınıftaki çocuğa benzetti. Okul arkadaşlarının şapşal diye hitap ettiği çocukta da aynı benden vardı. Mustafa, o ben ile şapşallığı birbirine o kadar örtüştürmüştü ki, kendine bir türlü konduramadı. Bir yanda merak, öte yanda can sıkkınlığı: ” Bu ben neden var?” ve “ben şapşal mıyım?”
İşin içinden çıkamayınca babasının yanına gitti. İbrahim, pencere kenarına geçmiş, güneşin altında gazetesini okuyor, hafta sonunun tadını çıkarıyordu. Mustafa, merakla yanına gitti ve sorularını sordu. Babası “Oğlum, bu ben sensin. Aynısından sadece sende var. Sen kaybolursan ve başka anne babalar senin için “bu bizim oğlumuz” derse. Ben de “hayır bu benim oğlum, benim oğlumun burasında ben vardı” derim ve seni bu beninle ayırt ederim” dedi ve tekrar hevesle gazetesine döndü. Cevap Mustafa’yı çok tatmin etmedi. Üstelik bu benin sadece onda olması da kafasına çok yatmadı. Okuldaki şapşalda da aynısından vardı. Bu benzerlik hiç hoşuna gitmedi açıkçası. Daha fazla sorgulayıp, babasının onun şapşal olabileceğini düşünmesini istemedi. İşin ucunda ne olduğunu bilmediği şapşallık olmasa art arda sorularla babasını bunaltır ve bir şekilde benin ne olduğunu öğrenirdi. Bu sefer babasının aklına şapşallığı düşürmemek için susuyordu. Yoksa soru sormayı çok severdi, tıpkı babası gibi.
Babasının, gelen komşu çocuklarına sorular sorup ters köşe yapması. Kimi zaman da çocuklar soruları bilemeyince, aynı soruyu Mustafa’ya sorup ondan doğru cevabı alması, mahalle çocuklarının gözünde Mustafa’yı sevimsiz hale getirmişti. Daha dün akşam anne ve babasıyla Mustafalara giden Harun, İbrahim amcasının sorularına maruz kaldı. Koyu sohbetin dağıldığı yerde İbrahim, çocuğa sardı ve sorular sormaya başladı: “Harun, bir ağaçta 10 kuş var. Ateş ettin, iki tanesini vurdun. Ağaçta kaç kuş kaldı?” Harun başını önüne eğip, parmaklarını sayarak heyecanla “sekiz” cevabını verdi ama İbrahim şaşırtmacanın başarısından gurur duyarcasına “Hayır… Geri kalan kuşlar da uçar gider. Sıfır olacaktı” dedi ve gevrek gevrek güldü. Gülümsemesi bitmeden “Hadi bir soru daha sorayım” dedi. Harun da, Mustafa da heyecanla soruyu beklediler.
  • Bir elde kaç parmak var?
  • Beş
  • İki elde?
  • On
  • On elde?
  • Yüz
İbrahim bu sefer kahkahayı patlattı. Haykırışı devam ederken aynı soruyu Mustafa’ya da sordu. Mustafa için cevap zor değildi. Zaten haftada bir bu soruya cevap veriyordu. Gururla “elli” dedi demesine ama Harun bundan pek hoşlanmadı. Mustafa, arkadaşlarının bundan rahatsız olduğunun farkındaydı ancak gurur da bir başka güzeldi.
Babasının bu soğuk soruları ve Mustafa’yı ön plana çıkarma çabaları, çocuklar arasında pek hoş karşılanmazdı. Mustafa’dan iyice rahatsız olan çocuklar, onu da yanlarına alıp Mustafa’nın hiç bilmediği yerlere doğru gittiler. Üstelik giderken sürekli başka başka sokaklara girdiler. Amaçları onu evden uzakta bir yerde bırakıp, kaçmaktı. Mustafa, arkadaşlarıyla şakalaşarak heyecanla etrafına bile bakmadan yürüdü. Çocuklar o kadar eğlendi ki; neden evden uzaklaştıklarını bile unuttular.
Yorulduklarında, bir apartmanın merdivenlerine oturdu dört çocuk. Biri, karşı binanın bahçesindeki çağla ağacını gösterdi ve hemen kalkıp ağacı taşlamaya başladılar. Düşen çağlaları alıp bir yandan yediler, bir yandan da ceplerine doldurdular. Bahçedeki kulübeden gelen korkunç ses, çocukları çil yavrusu gibi dağıttı. Apartman görevlisi kulübe kapısından çıkar çıkmaz, çocukların her biri bir başka yöne doğru koşmaya başladı. Ses yaklaştıkça daha da hızlı koştular. Mustafa da bilmediği bir sokağa girdi ve sürekli başka sokaklara geçerek koşmaya devam etti. Koşarken bir yandan da cebindeki çağlaları boşalttı. Adama yakalanırsa yiyeceği dayağı hafifletmek istiyordu.
Adamın peşinden gelmediğini anlaması onu sevindirdi ama bilmediği bir yerde yalnız kalması da bir o kadar endişelendirdi. Nerede olduğunu bilmiyordu. Hava da kararmaya başlıyordu üstelik. Bilmediği sokaklarda, bilmediği teyzeler oturuyor ve hiç görmediği çocuklar oynuyordu. Eve nasıl gideceğini bilmiyordu. Ev yakın mı onu dahi bilmiyordu. Kaybolmuştu.
Babası onu bulursa yüzündeki benden tanıyacaktı ama ya babası onu bulamazsa, onu başka anne babalar alırsa ne olacaktı? Daha da kötüsü anne babası onu şapşal ile karıştırırsa ne olacaktı? Karıştırmaları gayet olasıydı. Ne de olsa aynı benden şapşalda da vardı. Bir evin köşesindeki taşın üzerine oturmuş, bunları düşünüyordu. İşin içinden çıkamıyordu. Evden ne kadar uzakta olduğunu bile bilmiyordu.
Akşam ezanının sesi duyulmaya başladığında Mustafa sesi tanıdı. Taşın üzerinden fırladı birden. Bu onların mahallesinin camisiydi. Kalktı ve hemen sese doğru koşmaya başladı. Ezan bitene kadar, en azından bildiği yerlere ulaşmak istedi. Tüm gücüyle koştu. O kadar hızlı koştu ki, koşarken ağzına, yediği çağlaların kokusu geldi. Ezan biterken Atilla Bakkal’ı gördü. Annesi, eve yakın bakkal kapalı olduğunda Mustafa’yı buraya yollardı. Yolun sonrasını biliyordu artık. Yine de koşmayı kesmedi. Geç olmuştu ve muhtemelen annesi onu merak etmişti. Evin sokağına girdiğinde anne ve babasını gördü. Dışarı çıkmışlar, onu arıyorlardı. Annesi onu gördüğünde derin bir nefes aldı. Mustafa, annesinin onu tanıdığını fark etti ve sevindi. Koşarak annesinin kucağına atladı. Annesi “A benim şapşal oğlum. Nerelerdeydin bakayım?” dediğinde, Mustafa’nın aklına bir an, yüzündeki ben ve okuldaki şapşal geldi. Sonra annesine sımsıkı sarıldı ve mis gibi kokusunu içine çekti.

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*