1 Mar '15

bu benim köyüm ekibi

0 Shares

DİYARBAKIRLI İLYAS; DİPLOMALI BALIKÇI

” Oyun bitince şah da vezir de piyonla beraber aynı torbaya girer.” Işıltılı, işlek terminalin önünde durmuş, hayale dalmış parıltıyı izlerken nereden geldi aklıma bu söz bilmiyorum? Bende bu çağrışımı tetikleyen bir şey olmalı, diye düşünürken yanıtı buluyorum. Daha dün birbirlerini yok etmek için ölümüne çatışırken, bugün aynı tezgaha gelmiş, kaçınılmaz sonu yaşamak…

” Yenilmeyi bekleyen olmak” ne garip!.

Geldikleri yerde en çok duyulan atasözü, “Büyük balık küçük balığı yutar ” şu an ne komik değil mi? Tezgaha gelmişler …

Karadeniz’den, Egeden, Akdeniz’den, Marmara’dan tezgaha gelmişler…

Anadolu’yu kuşatan denizlerden çıkarılmışlar ve şimdi aynı tezgahtalar …

Ne küçük ne büyük, hepsi teslim alınmış Yenilmeye mahkum Hatta aralarında farklı sulardan gelenler de var, onlar da aynı tezgahın bir parçası olmuşlar…

“Hocam ne verelim? Hepsi taze, İstavritler adanın, hamsi Karadeniz, ithal uskumru var. Mezgit, çupra, levrek, barbun, kolyoz, somon ”

İlyas’ın, sesiyle, ışıklı tezgahın yaşattığı terminal rüyasından uyandırıp, gerçek dünyaya, balıkçı tezgahına döndürüyor. Anlayacağınız bir bakıma hepiniz gibi ,” Tezgah’a” geliyorum.

İlyas Ulaş, Diyarbakır Silvan ilçesi Başıbüyük köyü doğumlu. 28 yaşında ve yaşının yarıdan fazlası doğduğu topraklardan sökülüp atılırken incinmiş köklerini yeniden canlandırıp farklı bir coğrafyanın topraklarında tutundurmaya çalışan bir Diyarbakırlı.

Başıbüyük köyünde emeklemeyi, yürümeyi öğrenmiş de, koşma yaşına geldiğinde pek koşamamış köyünün topraklarında.
Yırtılmış bir gazetenin kaybolan parçası gibi eksik kalmış anıları. Sözcükleri kaybolmuş, harfleri savrulmuş, güneydoğunun kızgın topraklarına, altı yaşını girmeden, şehre, Diyarbakır’a göçmek zorunda kalmış. Köyün diğer ailelerinin yapmak zorunda olduğu gibi…

Diyarbakır’dan İstanbul’a uzanan yolculuk, ilkokul bitip ortaokula başlayacağı yıl başlamış.

Şöyle anlatıyor bu kopuş öyküsünü İlyas;

– ” Önce iki ağabeyimle babam gitti İstanbul’a. Daha doğrusu önce pamuk toplayıcılığına, oradan fındığa, sonra da İstanbul’a. Babam şehirde tutunacak bir iş edinince, ailenin geride kalan büyük kısmını da götürmek için Diyarbakır’a geldi. Bizim gibi iki aile daha vardı İstanbul’a göçecek. Hep birlikte bindik trene. Adının “Kurtalan Ekspres” olduğunu öğrendiğim trenin daracık odacığında 22 kişi, günler süren yolculuğa başladık.

Söze amca dediği annesinin amcaoğlu olan Murat Güleryüzlü giriyor.

– ” Sabah saat onda kalkardı o tren, iki gün bir gece sürüyordu.

Bir kompartımanda, 22 kişi, iki gün bir gece kalmak nasıl bir şeydir, diye düşünmeden edemiyorum. Araya giren lafla kesilen konuşmanın boşluğunda İlyas, geldiği trenin hayalinde bir tünele girip kayboluyor.

” Garda yaşanan telaşlı koşuşmalar, konuşmalar, yığılmış bavullar, denkler, çıkınlar, kokular, seyyar satıcıların seslerine karışan tren düdüğü, dönen tekerleğin metal sesi… Kopuşun buruk hüznü… İçinde geride bıraktığı arkadaşlarının yarattığı boşluk…

Kalabalık ötesi doluştukları trenin odasında, yalnızlık, hayal kırıklığı, bilinmezliğe yolculuk ve kaygı, bu yolculukta yanından hiç ayrılmayan duygular olsa da İstanbul’a varıp trenden indiklerinde hiç biri kalmıyor. Kendi deyimiyle tam bir, afallama, yaşıyor.

İlyas, anıların tünelinden bu güne erişince sohbetimize Murat’ın da katılımıyla devam ediyoruz. Murat’ın doğduğu topraklara dair daha çok anısı var ve konuştukça sohbete zenginlik katıyor. İlyas ile beraber balık temizledikleri sırada yeğene takılmadan da duramıyor.

– ” Ben ilkokul mezunuyum, sen üniversite ne fark ediyor bak ikimizde balık ayıklıyoruz.

Murat’ın söylemiyle konu tahsil yaşamına kayıyor.

– ” Ortaokula başladığımda çekingenlik yaşamadım. Her şey farklıydı, değişikti telaffuzlar bile. Ama, öteki oldun mu? dersen pek sayılmaz. Çünkü sıra arkadaşım koyu bir laz şivesi ile konuşuyordu benimki de malum, bu iki fark zenginliğe dönüştü. Anlayacağın sınıfta tam ötekileşmeden, ortaokul bitti. Liseye başladım, okul yaşamı boyunca şimdi olduğu gibi balıkçılık işinde aileme yardımcı oldum. Daha sonra Aydın Adnan Menderes üniversitesi Kamu yönetimi bölümünden mezun oldum. Amcamın dediği gibi halen balık ayıklıyorum. “İnsanın üzerine deniz suyu bulaşmaya görsün bir daha bırakamazsın” derlerdi. Doğruymuş.

Av yasağının yaşandığı aylarda kpss için çalışıyorum ama şimdilik olmadı, diyor İlyas Ulaş.

Yedi kardeş İstanbul’da yaşıyor ve ailenin erkekleri balıkçılık yapıyor. Karadenizli yada sahil insanının balıkçı olmasına alışmış müşterilerden en sık duyduğu ” Diyarbakır’da deniz mi var? Balıkçı oldunuz ” sözüne biraz içerlese de gülen yüzünde öfke oluşmadan şakayla yanıt veriyor. ” Karadenizlilerin Diyarbakır karpuzu satmasına biz bir şey demiyoruz”

Karpuzdan söz etmişken ne yenir ne içilir diyorum sizin oralarda.

Söze Murat giriyor; sabah ezanıyla satışa çıkan halka tatlıdan, sabah kahvaltısında yenilen ciğerden bahsederken İlyas;

– Bizim orda dadlı, derler, diye düzeltiyor. Ciğeri de seyyar satıcılardan yemenin güzelliğini anlatıyor. Bir de sokaklarda dolaşan şerbetçilerin meyan kökünden yapıkları içecekten söz ediyor hasretle.

– ” On beş yıl oldu İstanbul’a geleli ama, iki elin parmaklarını geçmedi memlekete gidişim. Genelde düğün ya da taziye için gidiyoruz. Gezmeye diye pek gidilemiyor. Gittiğimizde ev gezmeleri yapıyor, hasret gideriyoruz. Hiçbir şey olmasa da havasını solumak bile yetiyor insana. Babamın memlekete gidip geldiğinde yüzündeki canlılığı görüyorum, halbuki burada inanılmaz çökmüş görünüyor.

Sohbetimiz müşterilere balık satışı ve temizlenmesi eşliğinde kesilerek de olsa devam ediyor.

Çocukluğunu, doğduğu köyünde yaşayamasa da anımsadığı bir şeyler var mı, diye sorduğumda; sokağa oyun oynamaya çağıran arkadaşının sesini duymuş gibi seviniyor.

” Camdan bilyemiz yoktu, kendimiz çamurdan yapar, güneşte kurutur misket oynardık…

Çelik çomak benzeri iki sopayla oynanan oyunumuz vardı. Sopayı çamura saplayarak oynadığımız oyunda en çok oynadıklarımızdandı. Birde hayvanların aşık kemiklerinden kurulan bir oyunumuz vardı. Hani burada kibrit kutusuyla oynanan dik gelince kazanılan oyunun benzeri. Bizim orada kaap, ya da kapa, denir. Kazanan kaybedenin kemiğini alırdı…

Laf lafı açtı saat ilerledi. Işıltılı, işlek terminale benzettiğim balıkçı dükkanından ayrılma vakti geldi. ” bu benim köyüm ” sitesi kente hayat verenlerin izini sürerken yaşam kavşağında Diyarbakırlı İlyas ile buluştu. Henüz iki ay gibi tazecik bir evliliği olan İlyas Ulaş’ın çocuklarına, torunlarına iletmek üzere anılarını emanet aldık. Toplumsal hafızaya bir anıda sen kat diyerek yolumuza devam ederken Eşine ve kendisine bir ömür boyu mutluluklar diliyoruz.
İyi ki varsınız ve iyi ki yaşama renk katıyorsunuz, İlyas Ulaş ve Anadolu’nun güzel insanları.

balıkçı

Başıbüyük köyü (Diyarbakır / Silvan) sayfası için TIKLAYIN

KENTE HAYAT VERENLER TÜM YAZILARI İÇİN TIKLAYIN

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*