30 Ara '14

bu benim köyüm ekibi

0 Shares

GEZGİNİN GÖZÜNDEN DÜNYA KÖYLERİ – Komşuda Bir Köy İya 3

“ KENDİNİ  BİL”

Hani bir dereyi geçerken taştan taşa basıp ıslanmadan karşıya varmaya çalışırız ya, işte,
Ege de öyle bir yer. Romalısı, Perslisi, haçlısı, Osmanlısı… ister doğudan batıya, ister batıdan doğuya gitsin, birileri bu adaları hep işgal etmiş, hep hırpalamış, örselemiş. Biz .de öyle… Tabii ki Osmanlı, bu adaları uzun zaman elinde tutmuş. Neredeyse üç yüz yıldan fazla.
_-Buraları zamanında ele geçiren Romalılardan yada her yeri talan eden Perslerden yada ortaçağda haçlı ordularından ne farkımız vardı?  deyince, şapkayı çıkarıp önümüze koymamız ve düşünmemiz gerekiyor.
Hepimize okullarda öğretilen Osmanlının oralarda adil olduğu, medeniyet götürdüğü, oraları geliştirdiği hatta yerel halkı derebeylerin, feodal kralların zulmünden kurtardığıydı, bileğinin gücüyle,hakkıyla fethettiğiydi… bunların hepsi doğru olabilir.
Peki ama, bu bizi haklı yapar mı!
Bizi, o insanlar ( mı) davet etti, gelin bizi kurtarın (mı), dediler.
Öyleyse; Neden direndiler?, Neden yıllarca savaştılar?
Bunun doğru olmadığını Macaristanda öğrenmiştim.  Vişegrat Kalesi’nde, tüm Macar askerleri ölünce, kadınların ve çocukların Osmanlıya karşı günlerce savaştığını, efsanelerde halk türkülerinde, masallarda anlatıyorlar hala.
Tarihe bakarken hep çuvaldızı kendimize batırmamız gerekiyor. Çünkü tarih, çoğu zaman güçlü olanın haklı olduğu hikayelerle doludur. Aksi halde bugün Irak’ a barış ve demokrasi getirdiğini söyleyenlere diyecek sözümüz kalmaz.
Eee unutmamak lazım, devran döner demişler
Bugün Irak’ a demokrasi ve barış ( bombalarla ) getirenlerin yarın kime ne getireceği belli olmaz. Hele bir barış bozuluversin sonra seyret gümbürtüyü.
İşte bizim köyümüzde en son Osmanlıyı misafir etmiş. Sonrası malum…
1832 de yeni kurulan Yunan devleti, göçler, muhacirler derken hanyadaki konyaya
konyadaki hanyaya (khandia) gitmiş, yeni kurulan devletin sancılı yılları Balkanlar’dan ve Anadolu’dan gelmeye başlayan muhacırlarla hızla artan ülke nüfusuna, ekonomi yetmez olmuş.
Bir yanda bağımsızlığın sevinci, bir yanda fakirlik, işsizlik, siyasi istikrarsızlık yetmezmiş gibi dünya savaşları patlar peş peşe.
Önce İtalyan sonra Alman işgali. Savaşlardan sonra yine göçler başlamış. Ama bu kez dışarı. Özellikle İya köyünden, adalardan pek çok insan iş bulabilmek, insan gibi yaşayabilmek umuduyla göç etmiş.  Kimi Almanya’ya kimi Amerika’ya…
1950 lere gelindiğinde bir büyük afet daha yaşanır.
Yanardağ yeniden patlar ve büyük hasara neden olur. İya köyünün bir kısmıda bu sarsıntılarda kayarak denize gömülür. Evlerin çoğu harabeye döner. Sağ kalanların çoğu da bu afetten sonra adayı terk eder.
Çok geçmeden İya köyünde terk edilen metruk evlere zaman içinde fakir kaptanlar, balıkçılar tek tük de olsa, sanatçılar yerleşmeye başlarlar. Evleri tamir edip yaşanır hale getirirler.
Ama volkan durmaz. 1956 depremiyle varlığını hatırlatır.
Bu son depremden sonra hükümet adalara el atar; yardımlar gelir, yollar yapılır.
İya köyü, yeniden yaşanır hale gelir. Zaman acıların ilacıdır, derler ya, İya’da da öyle olur. Yavaş yavaş başlayan turizmle birlikte köyler canlanır, tüm dünyadan adaya sanatçılar akın eder. Eski mağara evler yeniden canlanır, boyanır. Bembeyaz begonviller dikilir, değirmenler dönmeye başlar, devlet ve halk elele adanın güzelliğini orijinalliğini bozmamak için karar alır. Sadece eski tip mimariye, geleneksel evlere yapılara izin verilir yeniden  yapılsa da bu kural bozulmaz.
İşte bizim köyümüz İya da, bu yıllarda yeniden doğar.
Turist gemilerinin adaya gelmeye başlamasıyla  hızla gelişen turizm” zorba”  gibi Amerikan filmleriyle desteklenince ada, Ege’ nin en popüler tatil ve balayı yeri olur. Sofiya Loren’ den Angelina Jolie’ ye tüm Holywood yıldızlarının vazgeçilmez sayfiye mekanıdır artık.
Köyümüzde, turizme paralel, hayvancılık ve organik tarım gelişir, üzüm bağları çoğalır, şarapçılık önemli bir endüstri haline gelir.
Köyümüz bir anda o eski güzel günlerine geri döner. Tabii burada işin sırrını da unutmamak gerekir.
Özgün olan kültürü mimariyi korumak, tarihe ve tarih bilincine sahip çıkmak…
O zaman özel o zaman güzel görülmeye değer bir yer oluyorsunuz ve karşılığını alıyorsunuz.
Hani yurt dışına çıktığımızda hep hayıflanırızya;
-_ Abi adamlar korumuşlar tarihlerini, biz hep yıkıp apartman yapmışız, deriz ya.
İyi de o” biz “dediklerimiz bizzat” kendimiz” değil miyiz?
Bu topraklarda bırakın bizden önceki uygarlıkların tarihine, mirasına sahip çıkmayı, kendi yaptıklarımızı bile otopark için yakan, kat karşılığı apartman için yıkan, bizler deği lmiyiz?
Bu yüzden yine şapkayı çıkartıp düşünelim ve hiç hayıflanmayalım…
Dışarda görüp beğendiğimiz güzellikler karşısında, başımızı eğip susalım ve utanalım… Demiştim ya, çuvaldızı kendimize batırmalıyız önce, eğer başımızı dik tutmak istiyorsak ona göre davranmalı ona göre yaşamalıyız. İşte bizim güzel köyümüz İya, bütün bu hesaplaşmaları yapmış, bütün bu soruları kendi kendine sormuş ve cevaplarını bulmuş. Köylümüz köyüne sahip olmuş.
Bu köyden alınacak çok ders var.
Hani demiştim ya yıllar önce, yaşlı bir balıkçıyla tanışmıştım bu adada diye, işte o balıkçı Yani anlatmıştı bana bunları. Yıpranmış eski siyah denizci kasketini çıkarıp masada duran uzo kadehinin yanına koymuş ve,
-_ Bak Turko, ben bu kasketi her akşam çıkarır, masaya koyar, onunla konuşurum, demişti. Benim şaşkınlığımı fark edince de, ileri yaşına rağmen cam gibi parlayan Ege mavisi gözleriyle gülerek,
-_ Yani kendimle konuşurum ben, demişti. Yeleğinin cebinden çıkarttığı filtresiz, Ena (birinci) cigarasını, gazlı mutar çakmağıyla yakıp derin bir nefes çekti Yani.
Sonra gözlerini masadaki kasketine dikip keyifle üfledi,
_-Ben neden kendimle konuşurum bilir misin? Kendiyle konuşmayan adam, kendiyle yüzleşemez. Kendiyle yüzleşmeyen adam da, kendini bilemez.
O an aklıma ilk gelen şey Apollon tapınağının kapısında yazan cümleydi “ KENDİNİ  BİL” Yaşlı balıkçı Yani, binlerce yıllık felsefeyi birkaç dakikada anlatmıştı.
Artık İya köyü, bambaşka bir yerdi benim için.
Anlamıştım bu insanların her an patlamaya hazır bir volkanın tepesinde oturup bunca mahrumiyete çetin şartlara rağmen nasıl burada yaşadıklarını…nasıl böylesi bir güzelliği yarattıklarını… küçük şeylerle büyük mutlulukları bulduklarını anlamıştım.
Bu insanları ölmek hiç korkutmuyor.
Onlar için hissetmeden, var olduğunun farkında olmadan yaşamak  çok daha kötü.
Sevgiyle kalın
İSMAİL ERBAŞ

 

 YAZININ  I. BÖLÜMÜ İÇİN  TIKLAYIN

YAZININ  II . BÖLÜMÜ İÇİN  TIKLAYIN

 

 İsmail Erbaş’ın Köşe yazıları için TIKLAYIN

 

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*