GEZGİNİN GÖZÜNDEN DÜNYA KÖYLERİ – VENEDİK KÖRFEZİNDE BİR ADA, BURANO 2. BÖLÜM
12 May '15

bu benim köyüm ekibi

0 Shares

GEZGİNİN GÖZÜNDEN DÜNYA KÖYLERİ – VENEDİK KÖRFEZİNDE BİR ADA, BURANO 2. BÖLÜM


VENEDİK KÖRFEZİNDE BİR ADA, BURANO / 2. BÖLÜM

” GONDOL, DANTEL VE  BİSKOTTİ “

Emir büyük yerden geliyor!!!

“ Hayatta kalma geni”

İşte bizim şirin köyümüzün ataları da bu işgalcilerden kaçıp gelmiş Venedik kıyılarına yerleşmiş. Ama saldırılar devam edince bu kez kıyıları da bırakıp körfezin içindeki bu bataklık adalara sığınmışlar.

Başlangıçta adalara geçici olarak yerleşmiş tehlike geçince karadaki verimli topraklara geri dönmüşler. Ama saldırıların, işgallerin sonu gelmemiş ve sonunda bu insanlar adalarda sabit kalıp bu zor şartlarda yaşamayı öğrenmişler.

İlk yerleşenler tahta kulübelerini evlerini yere çaktıkları kazıkların üstünde topraktan bir metre kadar yukarıda inşa etmişler ki, sular yükseldiğinde korunabilsinler.

Bu adet yüzyıllarca devam etmiş zaman içinde toprağa, çamura binlerce kazık çakılmış ve bu kazıklar çürümeyip fosilleştikçe beton direkler gibi temel görevi yapıp gevşek çamur zemini sağlamlaştırmış. Adada denizden toprak kazanarak ve bataklıklar  ıslah edilerek tarım alanları, yaşam alanları genişletilmiş, daha yaşanır bir hal almış .

Buraya yerleşen halklarda denizcilikle, balıkçılıkla, tuzculukla yaşayıp geçinmeyi öğrenmiş. Yani tabiata uymayı onun kurallarını öğrenip ona göre yaşayarak hayatta kalmayı öğrenmişler.

Adanın sınırı toprakları içinde köy halkı da evlerini minik minik yapmış. Olabildiğince mütevazi bitişik nizam. Sefer tası gibi evler… Birer oda üzerine kurulu kutu kutu evler düşünün…

Evlerin girişi hem mutfak hem salon hem oturma odası… Toplasanız 20-25 m2.  Üst katta ise yatak odası banyo tuvaletler var. Tek karış yer bile değerlendirilmiş.

Bu minik evlerin en güzel tarafı da hepsinin rengarenk boyanmış olması,  mavinin kırmızının, sarının, yeşilin her tonu. Aklınıza ne renk gelirse var.

Tüm evlerin pencereleri kapı önleri rengarenk çiçeklerle süslü. Köy halkı denizin ortasında toprağa hasretini böyle gideriyor anlaşılan!

Köyümüz ada dedim ya, oda tek parça kara değil. Onun da içinde denize bağlanan irili ufaklı kanallar var. Köyde neredeyse çoğu evin bir cephesi ya denize ya kanala açılıyor. Böyle olunca da her hanenin ulaşım için iyi kötü bir sandalı teknesi mutlaka var.

Adanın içinde motorlu araç yok. Ambulanstan itfaiyeye, jandarmadan çöpçüye her şey teknelerle işliyor. Zaten motorlu aracın gireceği gideceği kadar bir yerde yok.

Adanın ortasında büyük bir meydan, yanı başında kilise ve birkaç yüz metre uzunluğunda çarşı yer alıyor. Geri kalan her yer yılankavi sokaklara abdesthane ibrikleri gibi dizilmiş renk renk evlerden oluşuyor. Adanın bir kıyısında balık pazarı diğer kıyısındada küçük  bir tersane yer alıyor.

Bu rengarenk masal diyarı köydeki evlerin neden böyle boyandığının bir hikayesi var. Yıllarca Venedik’e en uzak olan bu ada; balıkçıların, denizcilerin, gondolcuların köyü olmuş Uzak ve ulaşımı zor olduğu için en alt gelir gurubundan insanlar bu adada yaşamış.

Tarih boyunca da gelişen ticaretle birlikte doğu limanlarından buraya, salgın hastalıklarda gelmiş. En son 16. yy. daki büyük veba salgını Venedik halkının çoğunu öldürünce devlet bir karar alarak vebanın denizden geldiğini hatırlatmak, hem tehlikeyi unutturmamak hem de ölenlerin matemi için gondolların siyaha boyanmasını emretmiş . Yani fatura gondolculara kesilmiş!

Devletin bu kararına itiraz edemeyen  gondolcular da tepki olarak yaşadıkları köydeki evlerini rengarenk boyayarak protesto etmeye başlamışlar. Zamanla köydeki tüm haneler; balıkçısı, gemicisi, marangozu herkes buna uyunca köy bugünkü halini almaya başlamış. Ama karışıklıklar, kavgalar, sıkıntılar da beraberinde gelmiş.

Niye mi?

Sarhoş denizciler yüzünden tabiiki!

Seferden dönüp karaya ayak basan tüm denizcilerin ilk işi en yakın meyhaneye gidip efkar dağıtmak olur. Eeee  tabi iyice demlenip meyhane çıkışı eve koyulmuş bir sarhoşu birbirinin aynısı ama rengarenk evlerin olduğu bir sokakta halini düşünün.

O ev miydi?  Bu evmiydi? Kırmızı mıydı? Pembe miydi? derken gözüne kestirip ”Budur” ‘diye kapıya dayandığı ev kendi evi çıkmayınca… kavga, kıyamet, tatsızlıklar…

Sonunda çözümü yine kadınlar bulmuş!

Aynı sülaleden olanlar evlerini aynı rengin değişik tonlarına boyamışlar. Maviler bir sülale kırmızılar bir sülale sarılar aynı şekilde.

Böylece sarhoş denizciler doğru evi tutturamasa bile en kötü ihtimalle bir akrabanın kapısını çalar onun da biri koluna girer evine götürür olmuş. Böylece kavga gürültüde bitmiş huzur gelmiş.

Bu denizcilerin kimi gondolcudur kimi balıkçı. Günübirlik gider dönerler evlerine. Ama kimileri de vardır ki uzun seferlere çıkar, bir gitti mi, aylarca, kimi zaman yıllarca dönmezler.

İşte bu yolu gözlenen her gün sağ mı?  dönecek mi? diye, merakla beklenen denizcilerin eşleri yıllar önce ilginç bir şey icad etmişler.

Sefere çıkan kocalarının yanına yolluk olarak yaptıkları, bayatlamayan, aylarca tazeliğini koruyan biskottiler.

Bugün afiyetle yediğimiz o binbir çeşit bisküvilerin ilki bu köyün kadınlarınca yapılmış. Uzun deniz yolculuklarında aç kalmasınlar evde bekleyen eşlerini hatırlasınlar, başka limanlarda başka kadınların bisküvilerini yemesinler diye bol bol koymuşlar sefere çıkan eşlerinin çantalarına!!!

Öyle ki, uzun süre bayatlamadığı için bu bisküviler tüm gemilerin kurtarma filikalarında yer almış uzun yıllar. Bu balıkçı köyünde bir zamanlar kadınların evlerinde yaptığı bu güzel bisküviler o kadar beğeniliyor o kadar tutuluyor ki, zamanla sadece köyün değil İtalya nın önemli bir ihracat ürünü oluyor.

Bugün köyün çarşısında dolaşırken fırınlarda pişen bisküvilerin buram buram yayılan vanilya ve tarçın kokularını duyarsınız heryerde.

Köyün kadınlarının yaptıkları bunlarla da kalmamış! Bu adayı tüm dünyaya duyurmuşlar!    sanatlarıyla, emekleriyle, göz nurlarıyla…  Bugün Burano Adası’nın, bu küçük balıkçı köyünün tüm dünyada tanınıyor olmasında bu emektar kadınların imzası var.

Bu köyde kadınlar denize açılan, sefere çıkan kocalarını, evlatlarını beklerler sabırla..

Günlerce, haftalarca, aylarca bazen yıllarca. Ama hep sabırla!!!  Ve bu sabır, dantel olup anlatılmış  düğüm düğüm eklenmiş… kimi zaman aşkı, kimi zaman özlemi, kimi zaman da matemi anlatmış bu danteller…

Dünyanın her yerinde dantel yapılır. Hepsi emektir, hepsi göz nurudur belki, ama, buradakiler bir başka.  Çok ince iğnelerle düğümler atılarak yapılıyor. Avuç içi kadar dantel aylar sürüyor…

Baktığınızda hemen anlayıveriyorsunuz farklı olduğunu. Sadece işçiliğindeki, emeğindeki yoğunluktan değil, her birinin taşıdığı duyguyu, onu yapan kadının kattığı ruhu görebiliyorsunuz.

Bunlar çeyiz tamamlamak, sandık doldurmak için yapılan dantellerden değil!!!

Yani her bir düğümünde, tamamlanan hayatları görüyorsunuz. Dantel böyle olunca da, danteller böyle olunca da, gün be gün nam salmışlar dünyaya.

Köyün kadınları eve katkı olsun diye bu dantelleri satmaya başlamış ve danteller daha 15 YY. da tüm avrupanın en aranan en çok para eden ürünü olmuş!!!

1481 yılında pazarda gördüğü bir dantel örtü Leonardo da Vinci üstadı öylesine etkilerki hayranlığını gizleyemez danteli satan kadına “Siz altın oranı nereden biliyorsunuz? “ diye sorar. Antik Mısır’dan Pisagor’a, Ege’den  Avrupa’ya ulaşan ve kendisinin de yıllarca üzerinde çalıştığı ”Tabiatın sırrıdır” dediği altın oran formülünü bir dantelde görmek üstadı şok etmiştir.

Dantelin üzerindeki motifler, onların yerleşimi, her şeyi ile altın orana uygundur. Leonardo üstad aldığı cevapla daha da şaşırır. Rönesansın büyük üstadı, mucitlerin piri, filozofların filozofu Leonardo, Buranolu dantelci kadının cevabı karşısında yaşadığı şoktan hayatının sonuna kadar kurtulamaz.

Danteli değerinden de fazla bir para ödeyerek satın alarak Milanoya döner. İlk işi bu danteli şehrin büyük Domo kilisesine hediye etmek olur. Bu dantel uzun yıllar kilisenin rahip kürsüsünü süslemiştir.

Rivayet odur ki Leonardo üstat  bu kadının cevabından sonra makro kozmozla uğraşmayı bırakıp mikro kozmoza dönmüştür Kim bilir belkide üstad evrenin sırrını gökte aramakla avucumuzun içinde aramanın aslında aynı şey olduğunu o gün anlamıştı!!!

Gelelim bugüne,   köyümüz bugün ne halde?

Leonardo ustanın hikayesinden sonra bu dantellerde bir keramet olduğuna inanılıp herkes tarafından alınır olmuş. Bütün krallar, aristokratlar… hatta  Osmanlı Sarayı’na bile gelmiş danteller. Uğurlu kabul edilip tüm gelinliklere Burano danteli dikilir olmuş.

Özellikle de gelin duvakları Burano danteli olmazsa olmazmış. Dantel duvak ne kadar uzun olursa evliliğinde o kadar bereketli ve hayırlı olacağına inanılırmış.

Bir zamanlar eve katkı olsun diye yaptıkları dantelleri satan köyün kadınları kocalarından çok kazanır olmuş. Mütevazi yaşayan hatta kıt kanaat geçinen köy halkı refaha ermiş. Bolluk, zenginlik gelmiş adaya.

19. YY’ dan itibaren  turizmin başlamasıyla köy halkı iyice rahata ermiş. Köy her yerden gelen ressamların, sanatçıların yuvası olmuş. Ama değişmemişler geleneklerini, kültürlerini kaybetmemişler. Onları refaha erdiren el sanatlarını korumuşlar. Bu sanat kaybolmasın diye daha 1872 de dantel okulu kurmuşlar. Çarşıda bu dantelleri satan dükkanlar açılmış. Teknolojiye modernleşen dünyaya teslim olmamışlar.

Sevgiyle kalın.

İsmail Erbaş

BURANO     BURANO

 

 

 

   İsmail Erbaş’ın Köşe yazıları için TIKLAYIN

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*