24 Ara '14

bu benim köyüm ekibi

0 Shares

GÜZ KEDİSİ / KÖMÜR KARASI

Uzun boylu, yakışıklı bir adamdı. Emin değilim; ama aşktı hissettiğim. Daha doğrusu aşk diye bir şey varsa, böyle olmalıydı, böyle hissettirmeliydi. Yanından hiç ayrılmak istemezdim. Yılın her vakti yanında olmak isterdim; ama gurbet yazılmıştı alnımıza. Sılamızsa yazın bile kömür kokan küçücük bir Anadolu kasabasıydı. Bize öyle yabancıydı ki, orada bambaşka bir hayat varmış gibi gelirdi her seferinde. Al yanaklı, parlak tenliydi sanki herkes. Aslında bilirdik, keder tüterdi evlerden; ama tahta evler hayat verirdi kederin yanında. Aşık olduğum adamı, dedemi birkaç sene önce kaybettik. Kötü bir kabus gibiydi. Hastalandığı zamanlar olmuştu; ama sonsuza dek yaşayacağını sanırdım içten içe. Küçücük bir çocukken Topkapı otogarından Tavşanlı’ya giden otobüslere bindiğimde, aklıma dedemin kokusundan başka hiçbir şey gelmezdi. Eski madencilerdendi ve benim en güzel hikayelerimin baş kahramanıydı hep. Tavşanlı’nın kömür kokan, ahşap evlerinin arasında dolaşırken bin bir anısını anlatırdı. Annemin doğduğu evi satmak zorunda kaldıkları an, anneannemle dedem arasında kocaman, onulmaz bir uçurum büyümüştü. Bir gün, eski çeşmenin önünden geçerken “sana bir sır vereyim de, büyü”, demişti. 15’imde, sırlarla büyündüğünü bilecek yaştaydım. Hangisinin daha çok acıttığına karar veremediği pişmanlıkları vardı. Tavşanlı’nın sokaklarında beni gezdirirken her köşebaşına bir sır saklardık. Beni ciddiye alan tek adam oydu sanki ve karşılaştığımız herkese beni tanıtırdı. ” Bu Duygu, torunum. Yanıma geldiler ”

 

O zamanlar Tavşanlı’yı sevdiğimi sanıyordum, oysa ben bana ait bir şey bulmuştum ilk defa Anneannemle dedemin yaşadığı ev, öğretmenevinin tam karşısında, tek katlı, minicik bir bahçesi ve damı olan bir evdi. Damın altındaki garajda dedemin marangoz atölyesi ve eşyaları vardı. Kurban bayramlarında hayvanları oraya bağlarlardı. Herkes gibi, benim de besleyip bağ kurduğum hayvanın kafasıyla bayram sabahı yalın bir karşılaşma anım var elbette. Yine de bayram demek, dedem demekti ve hayvanları kesenler bana göre hep diğerleriydi.

Dedemler öldükten sonra o eve ne oldu, bilmiyorum; ama sanıyorum evi kim alırsa alsın, benim parmak uçlarım o bahçenin çitlerinde asılıdır hala İlk ve tek mezar ziyaretim dışında bir daha da Tavşanlı’ya gidemedim; ama ne kadar özlediğimi ifade etmem mümkün değil. Asırlık evlerini, mağrur bakışlı insanlarını, kömür kokusunu, haşhaşla geçinen insanlarını, ezilmiş susam tadını Tavşanlı’nın en çok da efsanelerini sevmişimdir. Gulyabaniden hallice delileri, Şaban Dede, Mülayım Dede, Ekmekçi Dede’si ve haşeş (haşhaş)li çöreğin ekmek yerine tüketilmesiyle kasaba takdire şayan bir yaratıcılığa sahiptir. Yöre halkının şivesini ancak Egeliler çat pat anlar, gerisi tamamen Fransız kalır. Hatta “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”, Tavşanlı’da çekilmiştir ve yönetmeni de doğma büyüme Tavşanlı’da yaşayan Ahmet Uluçay’dır. Ahmet Uluçay aynı zamanda inanılmaz derecede ilgi çekici bir karaktere sahip olan rahmetli anneannemin de ilkokuldan sınıf arkadaşıdır. Metinde bundan sonra anine olarak anılacak olan anneannemin ilginç karakterini biraz açmak gerekirse, ilkokul 4’e kadar okumuştur; ama hepimizden daha kültürlü bir kadındır. Öldüğü güne kadar yöresel kıyafetlerle gezen ninelerdenden olmasına rağmen, hayatı boyunca her birimizi defalarca şaşırtmışlığı vardır. Nasıl diyecek olursanız, şöyle birkaç örnekle anlatayım. Radyoda çalan klasik müziğin kimin eseri olduğu üzerine tartışıp durukan (tartışırken) anneannemin gayet naif bir edayla “Bu Korsakof, Şeyhrazat gıııı” demişliği vardır. Buna benzer bir sürü olaya şahit olmuş olmamıza rağmen, şüphesiz en ilginci Ahmet Uluçay’la yaşamış olduğudur. Ahmet Uluçay rahatsızlandığında, aninem arkadaşını ziyarete gitmiş. Duvarda Mona Lisa tablosunu görünce hafiften gülümsemiş. Ahmet Uluçay da “çok mu beğendin Yaşar?” diye anineme takılmış. Aninemin adı Yaşar’dır bu arada. Aninem hemen cevap vermiş: ” Pek severin Mona Lisa’yı Sen bunu bilirmin? Bir yanı güler, bir yanı ağlar bunun. Şimdi Paris’teki büyük müzeye gomuşlar ama halen bilmiyolamış Da Vinci’nin nası yaptığını” Uluçay şok olmuş tabi. Bu anlatıldığında aninem halen şaşkın biçimde aynı cümleyi kurardı. ” Bilmiyonku niye öyle şaşırıvidi ” Ben size Tavşanlı’yı anlatacaktım; ama madem konu aninemden açıldı, biraz daha devam edeyim. Tavşanlı’nın her Cuma ve Cumartesi ” Cumpa ” denilen bir pazarı olur ve yöre köylüleri de bu pazara gelip Dombey (Mandaya Dombey deriz) yağı-ki Tavşanlı’ya yolunuz düşerse mutlaka kövlü (köylü) pazarından bu yağdan alın, tadına doyamayacaksınız- süzme yoğurt, taze peynir filan satarlar. Aninemin de sürekli süt ürünleri aldığı bir köylü teyze vardı. O dönem, aninem İstanbul’a bizim yanımıza gelecek ve sonra Tavşanlı’ya beraber dönecektik. Teyzeye de, ben İstanbul’a giderken sana haber veririm, sonraki hafta peynirleri pazara getirirsin, demiş. Üzerinden haftalar geçmiş, aninem pazara hiç gelmemiş ve teyze de artık aninemi merak etmeye başlamış. Sonra bir hafta aninemi nihayet pazarda görmüş ve sormuş: ” Yaşa deze heç görünvemedin, gittin geldin mi gali İstanbul’a? ” Aninem durmuş, düşünmüş ve cevap vermiş: ” Gittim mi ki? ”

Velhasıl kelam, aninem meşgul bir kadındı Kolay değil bir sürü evi çekip çevirmek

Az önce de bahsettiğim gibi, bizim oralarda haşeşli lokum, sofrada ekmek niyetine yenir. Sonra tarhanamız en sevdiğimiz çorbamızdır ve neredeyse her soframızda mutlaka olur. Yörenin yemeklerinden en sevileni şüphesiz mantı ve gulakaşı’dır. Gulakaşı, aslında kulak aşı olarak bilinir ve mantı hamurunun üçgen kapatılması ve içine süzme yoğurt-soğan koyulmasıyla yapılır. Bir de bunların hamurundan arta kalan cimcik aşı vardır. Aslında erişteye benzer ama bildiğimiz hamurdur. Cimciğin en sevdiğim yeri de adıdır. Yöre halkı soğan ve sarımsağa aşırı derecede düşkün olduğundan her yemekte bayılana kadar soğan ve sarımsak yerler. Aşırı derecede lezzetlidir. Mantımız da öyle minnak değildir, iri iridir, yani denenmelidir. Haşeşli-susamlı-gaymaklı gözme (gözleme) de yörede mutlaka denenmesi gereken lezzetlerdendir. Tavşanlı leblebisinden de hiç bahsetmemek olmaz. Türkiye’de leblebi Çorum’a eşitlenmişse de, yorum yapmıyorum, deneyin mutlaka daha iyi olduğunu göreceksiniz Tavşanlı lelebisinin (evet leblebi demeyiz, lelebi deriz ilk e harfi biraz geniş biraz uzundur:) ) Bir de helvacılarda satılan bitli helva ve köpük helva vardır ki bu bitli helva susamlı helva olarak da bilinir. Burada da ilginç olan yöre halkının ” helva” kelimesini telaffuz biçimidir. A harfi uzatılır ve şirinleştirilir ya da şirin kısmı bana öyle gelir

Yöre, kaplıca ve hamamlarıyla da meşhurdur. Bunlardan en meşhuru da Göbel’dir. Göbel’le benim de kötü sayılacak anılarım vardır. Göbel’e ilk ve son gidişimde yanılmıyorsam ki bunu anneme sormak lazım, 7 yaşlarındaydım. O zamana kadar suyla gayet içli dışlı bir insandım, yalnız deneyimim deniz ve standart havuzlarla sınırlıydı. Göbel’den içeriye girdiğim ilk anda yüzüme çarpan buharla sersemlerken gördüğüm manzara gerçekten ziyade halüsinatifti. En zayıfı 100 kilo civarlarında olan bir sürü büyük memeli teyze hamamda çırılçıplak yıkanıyordu. Beni travmatik olarak etkileyen manzara ise şüphesiz bir elinde hamam tası ve sabun olan, kurnalara aşırı yakın oturan teyzelerin memelerini elleriyle omuzlarına kadar kaldırıp meme altlarını sabunlama ve sonra memeyi olanca ağırlığıyla ve yörenin tabiriyle ” pangıdak ” yere bırakıyor olmasıydı. Manzaradan ne kadar kötü etkilendiğimin kanıtı, burnumu tıkayıp sıcaklığı yaklaşık 35-40 ºC olan suya balıklama atlayıp yüzme bilmeme rağmen ilk boğulma tehlikemi yaşamamdır.

Tavşanlı’ya mutlaka gidin. Yolunuz düşmezse de, zorla düşürün. Yemeklerini tadın, ara sokaklarında, tarihin kucağında kaybolun. Yıkılmak üzere olan kerpiç evleri, eski konakları görün. Ben sizin için çekmecemden birkaç fotoğraf çıkarıyorum; ama siz kendi makinanızla çekin. Aninem ve dedemin evinin önünden de geçin, öğretmenevinin tam karşısında olmalı hala Belki yerine yeni bir bina dikilmiştir hemen, ama ben 1 yaşımdan 28 yaşıma kadar oradayım hala, aşık olduğum adamın yanında.Hiç yorulmadan onlarca kilometre yol yürüyen dedem, ölmeden bir önceki sene her on metrede bir tıkandığı ve durup dinlenelim demeyi gururuna yediremediği zamanki cümlelerimiz kulaklarımda hala İkna etmek yine bana kalırdı ve ikimiz de benim aslında hiç yorulmadığımı bilirdik.

” Dede azıcık dinlenelim, yoruldum Sen gömersin hepimizi valla ” Ben yorulmam da, sana kıyamıyorum, dinlenelim.

Giderseniz, dedeme de selam söyleyin ve deyin ki: ” Sırrını saklıyormuş, hala”

DUYGU YILMAZ

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*