17 May '15

bu benim köyüm ekibi

0 Shares

MİSAFİR OLDUM TARİHE AMASRADA…

 

İşim belkide bu…
ben bu yolu,
yolları seçtim.
”uzak diye bir yer yok” benim için.
Doğusu yada batısı ülkemin…Karadenizi, Güneydoğusu, Torosları yada Kapıdağı hiç fark etmez….Çünkü yolları seçtim bağlanmak için yeni dostluklara…Bağlandım da kapı gibi açılan koca koca yüreklere..
İşte bu sevdadır ki hep çağırır beni, yol ve yol hikayeleri…
yeter ki insan olsun sonunda.!!!

Bu sefer ki yol hikayeme konu olan yer;Milattan önce 9. yüzyıldan bu yana dünya kültürünü oluşturan bütün medeniyetlerin hemhal olup yaşadığı ve tarihin hafızasının kalan eserlerde ,toprak katmanlarında bir de kağıtlarda tutulduğu bir yerleşke.
Bu seferki yol hikayeme konu olan yer evliya çelebinin seyyahatnamesinde kalesinden ağaçlarından ve rüzgarlarından uzun uzun bahsettiği,benimse şehri tepeden görmek adına bir solukta Kuşkayası anıtına tırmanıp ardından kalesini,bedestenlerini,Kemerdere Köprüsünü,Çekiciler Çarşısını,Galla pazarını,Ethem Ağa Konağını, müzesini,öğretmenler evini gezdiğim,üstüne de hala duruyormudur bilmem ama sahildeki Martı Restaurantta(öğretmenler evinin yan tarafındaydı)balığı ve rakıyı afiyetle mideme indirdikten sonra kütük gibi şişip ayakkabıya girmeyen ayaklarıma çözüm yolu ararken yine kendimi en yakın dostumun yanına çare diye atıverdiğim yer;
Sahildeki o yıkık dökük iskeleye oturup yürümekten şişen ayaklarımı suyun serinliğine emanet edip enfes manzarayı ve etrafımdaki martıları seyretmeye başladım bir yandan da bu kadar çatışmayı seven bir iklimi, bu kadar hayattan karşılığını, güzellikten nasibini almış bir yeri daha önce hiç görmemiş olmanın verdiği sarhoşlukla her halk kendi rengini bırakıp a gitmiş buradan o yüzden insan burada soluk almaya da gezmeye de doyamıyor çünkü her yapının önünde başka bir eşiği atlıyorsun, her yapının önünde onu bırakanların kültürünü ve zamanını yaşıyorsun diye düşünmeye başladım işte o anda çok yaşlı, renkli ama pejmürde kıyafetli biri yanıma gelip oturdu ve sanki aklımdan geçenleri duymuşçasına
”ilk önce AMASRA ile bezenseydi alem,
Hatta,takdir-i ilahi bile bozulurdu,
Bir meyve yüzünden kovulan Hazret-i Adem,
Havvayı seren dibinde değil,burada bulurdu.”dedi.
Sonrada ”Epeydir insanlar beni görmüyor sadece bana bakıp geçiyor o yüzden kimseyle konuşamıyorum ve bundan çok sıkıldım siz benimle ilgileniyorsunuz anladığım kadarıyla birde benden dinlemek ister miydiniz kısaca burayı ?” dedi ve cevap vermeme fırsat vermeden davudi bir sesle anlatmaya başladı;
Durdu, biraz düşündü, sanki hafızasındaki en eski görüntüye ulaşmak istiyormuş gibi gözlerini kapadı sonra birden heyecanla gözlerini açıp yutkundu evet evet burası; Kraliçenin kenti Sesamos, burayı İskitlerin bir kolu olan Amazonlar kurmuştu o zaman. Burada yabani susam çiçeği çok yetiştiği içinde buranın adına Sesomas dedilerdi. Aramızda kalsın Kraliçe çok kabiliyetliydi ama kocalarının hepsi birbirinden yeteneksiz beceriksiz çıktı hele en son kocası yemekten başka hiç bir şey düşünmeyen ademin biriydi ama kraliçenin döneminde halk refah içindeydi, sonra Fenikeliler geldi. Hani ticarete ve denizciliğe çok önem veren şu çok kurnaz ve alfabeyi bulan kavim var ya işte onlar ama çok kalmadılar burada kolonilerini terk edince kent İonların eline geçti. Şehir devleti diye bir şeyle ilk İonların zamanında tanıştı bu topraklar heykel mimari felsefe konusunda o kadar gelişmişlerdi ki nice eserler nice feylazoflar çıktı aralarından.
-Peki burayı bu kadar çekici kılan ne ki o dönemin en gözde medeniyetlerinin hepsi gelip bir kez buranın kapılarına dayanmış?
-”Deniz ticaretinin çok gelişmiş olmasının yanı sıra birde bölgenin şimşir meşe kestane gibi dayanıklı ve zengin orman ürünlerine sahip olması tabiki.Dur kesme sözümü karışmasın kafam.
-Tamam kızma sustum,Hadi anlat sonra kimler devraldı bu toprakları.
Sonra Persler geldiler ve burası bir kez daha bir kadının şehri oldu. Pers prensesi Amastrisin şehre geldiği günü hatırlıyorum da ne kadarda heyecanlıydı çünkü ilk defa deniz görüyordu ilk defa maviyle ve turkuazla tanışıyordu hatta bir ara kendi kendine konuşurken duydum onu diyordu ki ”Tanrım iyi ki vermişsin bana bu gözleri yaşarken böylece gördüm cenneti” onun sayesinde kent en görkemli zamanlarını yaşadı.Mesela,deniz ticareti o kadar arttı ki aynen Sesamos zamanında ki gibi halk bolluk içindeydi insanlar sürekli şenlikler yapıyor gülüp eğleniyordu. Amastrisin ölmesiyle tanrının yaratmak için kim bilir ne kadar uğraştığı bu güzelim şehir roma imparatorluğuna geçti.İşte o zaman önce adı değişti Amastedos oldu sonra ticari fonksiyonlarını yitirip dinsel bir merkez haline dönüştü.Hatırlıyorum da buğday rengi saçları olan bir kız vardı pazar yerinde sebze satan o balıkçı oğlanla birbirlerini nasılda seviyorlardı, aylardan kasımdı sanırım balıkçı oğlanın kayığı devrilipte boğulduğunda, bir kaç gün sonrada kızı gördüm kaleden atlarken ne kadar üzüldüm anlatamam. Sonra bir gün Osmanlı padişahıymış genç karga burunlu kara bir oğlan geldi o zaman Cenevizlilerin elindeydi buralar, burayı görünce şaşkınlığına yenik düşüp yüksek sesle ”Çeşm-i cihan(cihanın gözleri) bu mu acaba?” diye soruverdi lalasına.
-Peki lalası ne cevap verdi fatih’e?
-Ne cevap verdi hatırlamıyorum ama hatırladığım bir şey var ki düşündükçe hem kendi adıma hem de sizler adına üzülürüm,  adına Fatih mi demiştin? İşte o Romalılardan kalan hem buradaki hem de Kostantiniye’ deki bütün mabetleri tahrip edip camiye çevirdi.Sonra ne padişahlar ne kadılar ne beyler gelip geçti de buradan bu topraklardan hepsi unutuldu bir tek ”O” sarışın mavi gözlü şayak kalpaklı adam dağına taşına toprağına insanın kalbine adını Mustafa Kemal Atatürk diye yazdırdı.Birde o büyük komutanın adına Mehmet denilen gönüllü askerleri.
-Neden birden duruldun ve sustun? Ne geldi aklına,anlatsana.
-Yıl 1918 di sanırım, Anadolu toprakları baştan sona işgal altındaydı padişah sarayın camından dışarıyı seyredip az önce kabul ettiği Mondros Anlaşmasını ve geleceğini düşünüyordu, Sarışın mavi gözlü şayak kalpaklı adamsa kurtuluş ve bağımsızlık savaşını. Ama elde yoktu avuçta yoktu sayıca ve mühimmatça az yürekçe çoktular biliyordu, biliyordu onurlu Anadolu insanını, ve o insanların vatanına namusuna halel gelmesindense seve seve ölüme yürüyebileceklerini. Yanılmadıda…
Amasrada Kuva-i Milliye teşkilatı kuruldu Kemal bey önderliğinde önce Bartını veAamasrayı işgal askerlerinden temizleyip sonrada topluca cepheye ülkelerinin bağımsızlığı için şehit olmaya gittiler…Amasra Kurtuluş Savaşı esnasında çok büyük bir öneme sahipti özelliklede İstanbuldan Ankaraya geçişlerde ve Rusyadan gelen yardımların aktarılmasında birde sahillerin güvenliğinin sağlanması konusunda.
Koca bir sessizlik oldu yine.
Dayanamadım biraz merakla biraz da çekinerek sordum;
 neden sustuğunu, ”Yoruldum” dedi hatırlamaktan.
Çok şaşırdım hiç vazgeçer miydi yelkovan akrebi kovalamaktan? hiç yorulur muydu dünya güneşin ay dünyanın etrafında dolaşmaktan? Söylesene hiç tarih yorulur mu yada vazgeçer mi bildiklerini anlatmaktan?
-Tamam son bir şey daha var sana anlatmak istediğim ondan sonra beni rahat bırakacaksın tamam mı? Yaşananlar çok ağırsa bazen yoruluyorum anlatmaktan hatta öyle şeyler gördüm ki utandığım bile oluyor.
Tamam, dedim istemeye istemeye ve başladı bir kez daha davudi sesiyle tarih, kaldığı yerden anlatmaya;
-1920 li yılların sonuydu dünyadaki ekonomik buhrana paralel olarak Amasra kömür ocaklarının üretimi kısması,çekicilik ve gemiciliğin geçersiz hale gelmesi sonucu Amasra dışarıya göç vermeye başlamıştı kalanların tek eğlencesi ise ”Bartın postası”ydı, işte halk oradan öğrendi ekimde başbakan İsmet İnönü’nün Amasraya geleceğini işte o zamanlarda yıl 1938 di bu hazin hikayede o zaman yaşandı.
Rıza Polat Akkoyunlu isimli bir edebiyat öğretmeni vardı Asma’daki taş konakta oturan öğrencisi olan o kıza aşık oldu.Küçük bir yer ve yasak bir sevda olunca yaşanan büyük tepkiler oldu çünkü adam evli ve yaşlıydı kızsa tam aksine çok gençti.Öğretmen bağrına taş basıp sırf sevdiceğine zarar gelmesin diye tayin isteyip gitmek zorunda kaldı Amasradan.
Sıradan bir öğretmenken aşık, aşıkken bir şair oldu…Sevdiceğine yazıp gönderemediği mektupları ”Bende kalan mektuplar” adıyla bastırdı ama sevdiceği dile düşer korkusuyla şiirlerinde sevgilisine hep nokta noktam diye seslendi.
-DEDİ VE SUSTU.ONA VERDİĞİM SÖZ BİR YANA İÇİME ÇÖKEN HÜZÜN ONA BİR ŞEY SORMAMA ENGEL OLDU VE YAVAŞÇA KALKIP YANINDAN BAŞIM ÖNDE ÇEKİP GİTTİM KENDİ YOLUMA.
HADİ EYVALLAH

 İlkay Geyikoğlu

okumak yoruyorsa

 


YAZARIN DİĞER YAZILARI İÇİN TIKLAYIN

 

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*