17 May '15

bu benim köyüm ekibi

0 Shares

RA’NIN GÖZÜ / KOKU

Bana göre iyi bir kitabı bitirmenin en kötü tarafı, ondan daha iyi bir kitap bulmak zorunda hissetmektir. Öyle ki, bitmekte olan kitabın sizi savurduğu uzaklardan daha uzak bir diyarı, fırlatıp attığı uçurumlardan daha derin bir uçurumu vaat etmesini istersiniz başlayacağınız kitaptan. Her iyi okuma deneyiminin size kattığı menzil ve derinlik arttıkça iyi kitap anlayışınız değişmekte ve başlayacağınız kitaptan beklentiniz yükselmektedir. İyi bir kitap okumanın okuyucuda bıraktığı izler, yaşamın seyrini coşkuyla, neşeyle ve tutkuyla tazeler.
İki iyi kitap arasında, yani biten iyi bir şeyin ardından beliren başka bir iyi şeyin belirişi arasında deneyimlenen zaman, şimdinin geçmiş ve gelecekle dolmasıdır.
İşte tam da şimdi, yani geçmişe tutunan ve geleceğe sarkan bu zaman parçasında bu türden bir okumanın şafağında hissediyorum kendimi. Bunu, elimdeki her iyi kitap bitiminde, her daha iyi olanı arzuladığımda deneyimlerim. Üst üste sıralı kitapların etrafında döner dolaşır, kapaklarına bakar, bazen birkaç sayfasını okur, tam karar vermişken bir başkasının işvesine kayıtsız kalamaz, ona yönelirim.
Yanilsamalar-KitabiŞimdi yine aynı mevhumun eşiğindeyim. Yine aynı karmaşa içine çekiyor beni. Zihnimde kavramlar, imgeler uçuşuyor; salınıp duruyorum sezgilerimin sarkacında. Derken, tam da belirsizliğin sonsuz vaadinin fısıldadığı şeyleri duymaya başlamışken, gözüme eskiden okuduğum ve beni çok etkileyen iki kitap takıldı; Paul Auster’ın Yanılsamalar Kitabı ve Tom Robbins’in Parfümün Dansı. İkisinin aynı anda dikkatimi çekmiş olması ne kadar da manidar, öyle değil mi? Parfümün doğası yanılsamalar yaratmaktır ve yanılsamalar parfüm gibi uçucudur. İlk bakışta yazarları ve konuları açısından birbirlerinden son derece bağımsız görünen bu iki kitabın, bana göre en önemli ortak keseni,  birinde bir paragrafa dokunan, diğerinde ise kitabın neredeyse tamamına sinen şey, koku.
Yanılsamalar Kitabı’nda, karısı Helen’i ve iki çocuğunu bir uçak kazasında kaybeden David Zimmer, yaşamla tüm bağlarını koparmış, kelimenin tam anlamıyla, yaşayan bir ölüye dönmüştür. Asla sonlanmayacağını düşündüğü acılarını biraz olsun hafifletmek için içkiye sığınır. Ama beni asıl kederlendiren bu değildir. Kitabın geneline haksızlık olmasın ama, okuduğumda boğazımda bir şeylerin düğümlenmesine sebep olan ve kitapla ilgili aklımda kalan en çarpıcı bölüm, David’in eşine aldığı ve ömrünün, çok azını kullanmaya yettiği parfümü, Chanel No: 5’i her gün bileğine biraz sıkarak ve burnunu bu kokuya gömerek, acıya katlanmaya çalışması olmuştu. Hatta kitabı ilk okuduğumda o kadar etkilenmiştim ki, tuhaf bir güdüyle bu kokuya sahip olmak istedim. Kendi yaşam gerçeğimi hatırlayınca bu arzumu terk ettim. Düşündüm ki, bu kokuyu kullanmam için, hiç değilse bir on yıl kadar daha deneyimlemem gerekiyordu, şu yaşam denen muammayı. “Henüz erken, daha değil, zamanı gelince kıymeti bilinir her şeyin,” diye geçirdim içimden.
parfumun_dansiParfümün Dansı ise adından da anlaşılacağı gibi, kokuya dair bir manifestodur adeta. Gerçekte koku ne denli uçucuysa, bu kitabın kokuya dair oluşturduğu imgeler o denli ağır geliyor insana. Alobar ve Kudra, kaderlerinden, daha doğrusu ölümden kaçarken yolları kesişen iki âşıktır. İkili ölümsüzlüğü ararken Pan’la tanışır. Pan, Hristiyanlıkla beraber değim yerindeyse, pabucu dama atılmış ve adeta şeytanlaştırılmış bir tanrıdır.  Alobar ve Kudra Pan’a acıyarak, kendisine inanacak yeni insanlar bulmak ümidiyle yanlarında götürmek isterler. Ama Pan’ın bedeninin yarısının keçi olmasından kaynaklı olarak, tahammülfersa bir kokusu vardır. Gemiyle yapılacak bu yolculukta Pan’ın kokusunu bastırmak için ihtiyaç duydukları yegâne şey, parfümdür. Tam da bu noktada iş Kudra’ya düşüyor; yılların birikimi olan yaşam bilgisiyle kolayca bu işin üstesinden geliyor. Tanrı Pan meseli üzerinden kokunun kökenini edebileştiren Parfümün Dansı adlı bu fantastik romanı kitaplığınızdan ve yaşamınızdan esirgemeyin derim!
Hazır konu kokulardan açılmışken, Al Pacino’nun kült bir klasik olmuş filmine de değinmek isterim. Filmin adı Kadın Kokusu’dur. Emekli olmuş kör bir albayı canlandıran Al Pacino, birçok konuda olduğu gibi koku konusunda da uzmandır ve insanların kullandıkları kokudan hareketle kişiliklerini ve hatta fiziksel özelliklerini tahmin edebiliyordu. Onun bu dehası, insanların ona acımasını önlüyor, aksine ona hayranlık duymalarını sağlıyordu.
Eh, pek doğal olarak üzerine yazdığım konu koku olunca, yazı da kokunun doğasına uygun hereket ediyor; konudan konuya uçuşup duruyor işte. Tanrı Pan’ı anlatırken hiç farkına varmadan Kadın Kokusu’ndan söz etmeye başlamışım bir anda. Neyse, madem farketmeden film platolarına daldık, oradan devam edelim o halde. Nasıl olsa ben kokunun izini sürerken, türlü türlü şeylerin içinden geçmek zorunda kalacağım.
Beni koku tutkusuyla büyüleyen bir diğer kahraman Hannibal Lecter’dır. Lecter, düz bir bakış açısıyla bakıldığında insanın ürküntü duyacağı bir karakterdir. Ve fakat onun kokuyla ilişkisi anlaşıldıkça, insan içten içe ona saygı duymaya başlar. Lecter, tutuklu kaldığı hücresindeyken ilk kez ziyaretine gelen genç kadın dedektif Clarice Sterling’e, yıkandığı sabunu ve o gün sürünmemiş olduğu halde parfümünün ismini (Nina Ricci L’air du Temps) söylediği sahne ürkütücüydü olduğu kadar şiirsel bir anın sahnelenişiydi. Aslında ürkütücü olan şey, bunu söyleyen Hannibal’in bilinen imgesiydi. Eğer kişi onun bu canavarımsı imgesinden bağımsız olarak o sahneyi görme iradesi gösterebilirse; o anın şiirselliğine dokunabilir. Gerçi o görkemli oyunculukla, Lecter karakteri hiçbir şey söylemese de olurdu; o anı oynamasındaki olağanüstü oyunculukla bakışı ile beni koku ile korku arasında savurmaya yeterde artardı.
Eee, yazım kokunun izini sürerken Lecter’ı da saygıyla selamladıktan sonra, Patrick Süskind’in Koku adlı romanından uyarlanmış, aynı adlı filmini de dillendirmeden geçmem doğru olmayacaktır. Orijinal adıyla Perfume adlı bu film, bizde ki adıyla Koku, sinemalarda Koku: Bir Katilin Hikâyesi adıyla izlendi. Paris’te bir yetimhanede sefalet içinde büyüyen Jean-Baptiste Grenouille’in olağanüstü bir yeteneği vardır; koku alma. İlk bakışta önemsiz gibi görünen bu yetinin ne denli güçlü bir şey olduğu zamanla anlaşılacaktır. Koku hızla tutkuya dönüşür. Ve de bu tutku hızla sınırların ihlaline dönüşür. Bu tutku zamanla öyle bir biçim alır ki, Grenouille sonunda kendisi için benzersiz bir koku yapmak ister. Güllerden koku damıtmayı örnek alarak, aynı yöntemi insanlar için uygular. İnsanların kokusunu damıtmaya çalışır. İşte tutkunun seyrinde bir kırılma olur ve Grenouille en güzel kokuyu ararken insani doğrulardan sapar. En güçlü kokuyu elde etme tutkusu gereği insana gereğinden fazla yaklaşan Grenouille, hızla insani olan pek çok yasadan uzaklaşır. Bizim adına cinayet dediğimiz fiil, onun dünyasında pek de öyle bir anlam taşımaz olur ve cinayetler ardı sıra gelmeye başlar…
Peki, koku bu kadar önemli midir gerçekten? Daha da anlaşılmaz olan şey; kokuyu bu denli vazgeçilmez kılan nedir? Türümüzün kadim geçmişinde nasıl bir yer işgal ediyor kokular? Ve daha da yakıcı olan soru, türsel geleceğimizde ve uygarlığımızın geleceğinde önemi ve etkisi ne olacaktır kokuların? İşte bu film ve daha önce sözünü ettiğim kitaplar, bu türden soruların cevaplarını bulmamıza edebi ve sanatsal katkı sunmaktadır. Doğduğumuz an itibariyle anne kokusunu bütün her şeyden önce ve ayrı kaydederiz belleğimize. Bu koku yaşam güdümüzle özdeşleşir. Kimimiz burnumuzu o kokuya gömmeden uyuyamazken, kimimiz ise o kokuya bulanmış bir eşya olmadan uyuyamaz oluruz uzunca bir zaman. Biraz daha büyüdüğümüzde, kokulu silgilerimiz oldu. İlk gençlik yıllarında erkeklerin tıraş losyonları, kızların bebe kolonyaları; zamanla yerini ateşli reklamlarda görülen ve cinselliğimizle ilişkilendirilmiş parfüm kokuları girdi yaşamımıza.
Kimi kokular ise her duyduğumuzda yaşadığımızı hissettirdi bizlere. Yağmurdan sonraki toprak kokusu, sıcak ekmek kokusu, denizden esen iyot kokusu, sevdiğimiz bir kitabın kâğıt kokusu ve bütün bunları paylaştığınız bir dostun veya sevgilinin kokusu. Tüm bunlar ve daha fazlası bize şunu fısıldıyordur belki de: Koku, yaşamımızı anlamlı ve kıymetli kılan şeylerin kendini sunma biçimidir. Yaşamın bu uçucu hafifliğinden yoksun kalmamak için, yaşama kendi kokumuzu katmak zorundayız.
Aradan uzun zaman geçmiş ve belki de siz uzağına düşmüşsünüzdür sevdiğinizin. Belki ayrı şehirlerde, belki de uzak ülkelerde yaşıyorsunuzdur artık. Bir akşam iş çıkışı telaşlı kalabalığa ayak uydurmuş yürüyorken, birisi geçer yanınızdan kokusuyla. Okuduğunuz onca kitap, izlediğiniz onca film, yaşadığınız güzel anlar uçuşur bir anda etrafınızda. Burnunuzun direği sızlar, geriye dönüp bakarsınız mütereddit; ve fakat neylersiniz ki, yine dönüp yolunuza gidersiniz çaresiz. Geride kalan koku ise çoktan dağılmıştır ılık esen rüzgârda, tıpkı hatırası gibi size ait görünse de sizden gayri diyarlara…

Semra Kandemir

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*