SARIÇİÇEK’Lİ BİR ANA BİR OĞUL
7 Mar '15

bu benim köyüm ekibi

0 Shares

SARIÇİÇEK’Lİ BİR ANA BİR OĞUL

Üzeyir Kızmaz
Tokat ili Turhal ilçesi Sarıçiçek köyünde dünyaya gelir 1965 de.
Sarıçiçek ,adını çiğdemden almış bir Çerkez köyüdür. 1885 de Dağıstan’dan gelenlerin bir kısmı buraya yerleştirilmiştir.

Çerkezler uzun boylu, ince belli ,saçları siyah, kahve, sarı renklidir. Hareketleri levent, yürüyüşleri kahraman varidir, cesaretleri meşhurdur. Haysiyetlerine çok düşkün olup, iyi huy ve ahlaka sahiptir diyor Üzeyir.
Kabartay halkındanız…Evvelden İki ana sınıf varmış bizde. Birincisi soylular ki ,beş ayrı dereceye göre sıralanıyorlarmış. Sıralamanın en üstünde “Tiakuleş” denilen prens takımı bulunurmuş. İkincisi, yani halk sınıfı ise dört ayrı derecede sıralanır, en alt seviyede “Vuneut” adı verilen ve ev hizmetlerinde kullanılan köleler bulunurmuş.

Osmanlı İmparatorluğu 2.Meşrutiyet döneminde kademe kademe köleliği sona erdirmiş .
Sizde bu sınıfların etkisi var mıydı? Dediğimde
Olsa olsa köleyizdir abla dedi esprili biçimde. Baksana demin anlattığım Çerkez sıfatı bile kalmamış bizde , ezilmekten, çalışmaktan pırçınığımız çıkmış .
Şaka bir yana geleneksel Çerkez yaşamında: “Layık olana layık olduğunu layık gör ” ilkesinin çok önemli bir yer tuttuğunu söylerdi dedem sık sık. Bizler de bu çerçevede yetiştirildik.

Karşılıklı saygı, sevgi, anlayış, nezaket. Herkesin onurlu, mutlu bir yasam sürmesi için gerekli kurallar , sürekli dile getirilirdi.Bizim de bunlara riayet etmemiz sağlanırdı.Konukluk, ziyafet sofrası, imece, düğün, cenaze törenlerinde yapılacaklar , tabii şeyler olarak kavratılırdı.
Bizde dayanışma duyguları çok gelişmiştir. İhtiyacı olana, “ihtiyacım var”demesine fırsat vermeden yardım ulaştırılır
Bizim köyün ulaşımı çok zor, 1450 rakımlı bu dağlık köyde ancak hayvancılık yapılır. Orman köyüdür.
30 yaşıma kadar köyde yaşadım . Deniz ne, mavi çam ne?
12 km yol gelip ,yüklediğim eşeğin kulağına ” sessiz ol”, diye fısıldadığım orman benim bildiğim. Geçim kapımız , başkaca şey yok ki.

Köyün ilkokuluna sanki bir koşu gidip gelmiş gibi. Yüzü al al oluyor öğretmenim Aslan Bozdağ idi , derken. Verdiği değeri, saygıyı yüklüyor adına öğretmeninin . Hala görüşürüz, fırsat bulursa uğrar ,ağırlarız . Öğretmen aranmaz mı, sorulmaz mı ? diye ekliyor.
Babam sert adam, otoriter. Dediği dedik. Zaten bizim adetlere göre baba çocuklarına yakın durmaz, hele hele başkalarının yanında çocuğunu kucağına alıp, öpüp, okşamaz. Hep mesafeli durur.
Gitmek istemezdim kuzuya, sabah erken. Uykumu alamamışım. Ama var mıydı ? gitmeyeceğim demek. Metazori düşerdim yola gün doğmadan.

Oyuna vakit kalırsa saklambaç, 5 taş derdik ama zaman bulamazdım ki . Koyun kuzu, peşinde koşarken akşam oluveriyordu.

Sıra kaçağa geliyordu geceleri. Baykuş sesleri, ağaç dalları ,bir yaprak hışırtısı ürpertirdi. Kalbim her an fırlayacakmış gibi. Belli edilemeyen korku birikir içimde, büyür büyürdü. Yanımdaki karakaçana sarılasım gelirdi sık sık. Sonra dikelirdim. Hadi derdim korkumu burnumdan üfleyerek, erkek korkar mı? Biraz cesaretlenince kulağına fısıl fısıl bir şey olmaz derdim. Onu mu kendimi mi cesaretlendirirdim bilinmez.

Akşamları konu komşu bir eve toplanır, ya bir tencere patates ya da mısır haşlanırdı. Büyükler sırayla hikaye ya da masal anlatırdı, maniler söylenirdi. Çay şeker yoktu, alamazdık. Ancak haftada bir demlenirdi idareli olsun diye.

İdare lambalarının titrek ışığında birbirimize sokulur, nefesimizle ısınırdık. O ,birbirimize dönük oturmalar bizi daha çok yakınlaştırıyordu sanki. Biz çocuklar kireç badanalı duvarlarda, ellerimizle şekiller yapar, gölgeyi bir o hayvana bir buna benzetmeye çalışır, büyükler hayret ettikçe kendimizi marifetli sayardık.

Lütfiye ana, Üzeyir’in anası memleketten gelmiş görmeye onları. Hayat dolu ,güleç. Dur hele deyip giriyor söze.

O günler zor günlerdi. Bir gün minderi söktüm. İçinden bir pantol paçası çıktı. Yama üstüne yama, tam yedi yama yapmışım üst üste. Gerisini siz hesap edin.
Yapağıdan çorap, keçi kılından tozluk, keçi tiftiğinden başlık örerdim. Kilimlerimizi keçi kılından dokurdum.
Üzeyir çok yaramaz bir çocuktu deyip başını okşuyor sevgiyle. Oğlan çocuğu istediğimizden, tekkelerden bulduğumuzdan, çok şımarttık.
Hamuru yoğuruyordum, o mayalanana kadar sırtımda çalı getiriyordum, fırını yakıyor, ısınana dek çocuğun altını değiştiriyordum. Şimdi iş mi var ,her şeyi makinalar yapıyor.

Hele bi yol bir mani diyeyim derken muzip muzip gülüyor.
Yanı yancıklı gelin
Kolu boncuklu gelin
Oğlanı ben doğurdum
Kedi cancıklı gelin.

Anası söze başlayınca saygıyla susup dinliyor oğlu. Soruyorum.
Sarıçiçek nere, Mavi çam nere?
Gelibolu’yu bilmezdim köydeyken, Çanakkale’yi duymuştum elbet. Hele Bolayır altında , Mavi Çam’ı nerden bileyeceğim. Burası bir kaç bina, birkaç dönüm arazi. Deniz, bir adım atsam içine düşeceğim. Manzara güzel, hava temiz .
Ama sosyal bir şey yok. Ekmek parası dedik , geldik.
Yıllardır buradayız.
Müzeyyen donatmış sofrayı, oturuyoruz. Paaç yaptım buyurun diyor. 2 göz evleri ve sofraları geniş. Gönülleri gibi.

Hoşsohbet yerken yemeğimizi, Lütfiye ananın manilerini dinliyoruz. Arada Çerkezlere has bir şeyler geliyor aklına : “Dostuna vermekten çekindiğin şeyin, sana da bir yararı olmaz” denir bizde. O nedenle gelen misafire üç gün niye geldiği , ne zaman gideceği sorulmaz.

Bilin mii, Çerkezlerin geçmişinde hapishane yoktur diyor. Hapis edilecek adam olmaz. Çünkü biz de dışlanmak en büyük cezadır. Kolay kolay kimse toplumun dışına atılmayı göze alamaz.

Ağzımızda dağılan ,börek çok lezzetli olmuş. Şimdi Mavicam’ın çamları maviye mi çalıyor karanlıkta seçilmiyor. Ama biraz yürümezsek böreği hazmetmek zor .Çıkıyoruz dışarı denizin çalkantısı yanı başımızda gibi. Ayağımızda çimenlerin serinliği. Issız bir başkalık doluyor ciğerlerimize, reçine kokusu genzimizde. Ürperiyoruz. Kimsesizlik böyle bir şey olsa gerek.

Dönüyoruz Lütfiye ananın sıcak gülüşüne.

Buraya geldiğimizde çocuklar ,4-5 yaşlarındaydı şimdi lise sona gidiyor büyüğü. Diye başlıyor , Üzeyir.

Aklıma getirdin abla. Küçük oğlumun ayakları sorunluydu. Ameliyat ettirmişiz bin bir güçlükle , basabiliyor hiç değilse birini derken. Diğerini işaret edip soruyor “baba bu ayağım yürüyecek mi “diye, kahroluyorum. Bir dizi ameliyat sonunda ancak yürüdü. Baksana Anadolu Lisesine gidiyor. Yüzünde yaşadığı endişelerin izi , geçen onca yılın acısı fark ediliyor . Epey masraflı olsa da sonucun iyi olması içimizi rahatlattı, diye ekliyor.

Şu anda ne iş var burada diyorum. Ağaçlara aşı yapıyorum diyor. Deli eriği akıllandırıyorum. Ahlat armuda dönüyor, dut yediveren olacak ki 5 ay meyve versin. Gerçi aydan aya küçülür ama verir yine de. Yarın üzüm bağını budayacağım. 2 göz 3 göz, üzüm versin ya da yaprağı bol olsun diye.

Üzeyir hem bekçi, hem bahçıvan. Mavi çamda Kente Hayat vermeye devam ediyor.

Bura ıssız. Bura kimsesiz.
Bura insanı bizim oranın ki gibi değil. Bizimkinden başka değer yargıları var. Yemekleri bizden farklı ,adetleri farklı.

Üzeyir dalmış yine . Neresin , neye daldın? Diyorum.

Tepeye çıkıp oradan köyüme bakmayı,
Eşek sesini duymayı, senekten su içmeyi,
Tüfengi omzuma atıp ava çıkmayı
Çok özledim.

Ben köyümü özledim.

Röportaj Ayşe Gül

KENTE HAYAT VERENLER TÜM YAZILARI İÇİN TIKLAYIN

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*