25 Nis '15

bu benim köyüm ekibi

2 Shares

SEÇKİ / İÇİMİZDEKİ MARAZ

İÇİMİZDEKİ MARAZ

Büyük anneler, büyük babalar ne işe yarar, diye sorardım küçükken. Yaş otuz olunca anladım; büyükbaba ve büyükanneler çocuklarını değil çocuklarının çocuklarını büyütmek için var olmalıydılar. İşleri de çocuğa güven ve sevgi vermekti.
Büyükbabanın  elimden tutuşu, yüzüme bakışı annemin , babamın bakışından farklıydı. Sanki onun onun  için de biraz daha büyüktüm. Ne annemin nede babamın babasını gördüm; büyükbabam babamın amcasıydı. Kendi torunları çok olmasına rağmen içinde taşıdığı adalet ve sevgi,  onun bütün çocukların büyükbabası olmasını sağlamıştı.
Orta boylarda, azıcık çarpık yürüyüşlü, zayıf,  beyaz saçlı biçimli burnu, ince dudaklı, ağzı hiç küfre bulaşmadan hiddeti gözerinden saçan büyükbabam zaman aydın bir insandı.
Babam öğretmendi. Her  ilk baharın sonunda köye dönerdik. Bizi  yolun başında bir taşın üstünde  çocuğun annesini  beklediği gibi beklerken  görürdük. Hepimizi kucaklar alnımızdan öper babama çocuğu gibi değil kardeşi gibi sarılırdı. ” Oku kapanışını biliyordum, bugün tahmin ettim geleceğinizi.”derdi, oysa günlerdir beklediğini bilirdik.Bu bekleyişin özünü yıllar sonra anladım; babamın onun gözündeki anlamlı, mesafeli, güven dolu intibasıydı. Biz gelince onun her türlü yalnızlığı bitiyordu.
Büyükbabam 1920’lerin çocuğuydu, okuma yazması vardı ancak zanaata olan merakı daha fazlaydı. Şenkaya ilçemizdi, Oltu’yla daha fazla bağlantımız vardı. Köyümüz ; Kars’ın Selim ilçesine daha yakındı. Bu üçgen bizim başımıza hep sorun olmuştur.
Büyükbabam Esence köyünün Pager  mezrasında yaşardı. Mezra  Esence’ye7 km, komşu köye 2 km uzaktaydı. Yol üstüydü. Büyükbabamın evi bu güzergahta konukevi gibiydi. Ekmeğini yemeyen yoktu. Onun misafir odasında kimin kaldığını çok kez büyük annem bilmezdi.
Dağdaki kaçak ormancıdan, yorgun askerden, acıkmış kaymakamdan..  yani herkes için sığınaktı. Sadece yemek yenilen yatılan yer değildi. Zanaata meraklıydı dedim ya, sundurmanın altında torna tezgahı vardı, köyün masa, sandalye ,dolaplarını yapardı. Bugün onun elinden çıkmış masa evimizin zamanın tanığı olan tek eşyamızdır. Atların ve öküzlerin ayağına nal- mıh kesen bir ocağı ve atölyesi vardı. Metal çubuklar alır, onları keser, çekiçle döverek şekil verirdi.
Metal çubuklar havalı körük denilen elle çalışan çekince hava dolan sıkışınca hava üfleyen tulumdu. Şimdinin kliması. Kollarım kısa olduğu için körüğü hiçbir zaman sıkıp, hava verip ateşi nar gibi kızartamadım. Hava  deliğinin önünde ateş korları, korların üsründe metal parçaları vardı. Matal sıcakta ateş rengini alınca çekiçle vurulur hem şekil alır hem kolayca kesilirdi. Narı görmemiştim ama nar kırmızısını tanıyordum. Bu kadar da değil bir de un değirmeni vardı. Günlük misafirlerin çoğu işletme sayılmayan bu atölyelerden ihtiyaçları sağlamak için gelirlerdi. Karşılığında küçük bir para ödenirdi, değirmen dışında. Onun ücreti undu, o da çoğu kez alınmazdı. Çünkü derenin suyu ile çalışan maliyeti tamirden öteye gitmeyen bir yerdi. Bu yerlerin hiçbiri  büyükbabanın ahırındaki atları ve öküzü kadar değerli değildi.
Büyükbabam, bu merakı babasından almış. Babası iyi at binermiş. Ambarındaki unu temin ettikten sonra  iyi bir at için para harcamaktan çekinmezdi. Onun merakı binmek değil , sahip olmak, dokunmak, seyretmekti. 70 yaşında ölünce iki tane çok iyi cins atın olduğu söylendi. Her cuma, Cuma namazı için bir yere giderdi. Çevre köylerde çok kişi onu tanır ilgi gösterirdi.  Ama arkasından en çok atı hakkında  konuşulurdu. Köylü onun zaafını bildiği için “Şu köyde  falancada şöyle bir at var” dediklerinde uzun uzun o kişinin gözlerine bakar “Vardır, doğrudur” der konuyu kapatır. Köylü bilirdi merakını gidermek için Şevket Bey, o köye, o at için gider.
Bir gün tornanın başında  bir tahta parçasına şekil verirken atıyla Necati Bey çıkageldi. Büyükbaba ondan küçük olmasına rağmen  hiç telaşlanmadan yavaş adımlarla gitti attan inmesine yardım etti. Atı ahıra gönderdi. Kendisini misafir odasına götürdü. Necati Bey, ailede “Hayır” ı  kabul etmeyen cumhuriyetin ilk avukatlarından aynı zamanda Oltu’da oturduğu için orta ve lise  okumak için aileden oraya giden her çocuğa vasi olmuş, okutmuş, kollamıştır. Meslek hayatındaki  karalı ve ilkeli tutumu bizim üzerimizde baskın saygınlığını artırmıştı. O gediği zaman herkes kılık kıyafetine  çeki düzen verir, alçak sesle konuşurdu. Çünkü yanlışın affı yoktu, hemen o kişinin yüzüne söyler, çocuklarınkini  anne babasına ilave ederdi.
Büyükbaba misafir odasına taze su götürdükten sonra sinirle çıktı çay istedi.Kendi kendine konuşarak , kafasını sallayarak tekrar odaya döndü. Sonra öğrendik ki Necati Bey büyükbabadan at istemiş, o da vermemiş. Akşam üzer i Necati Bey yola koyuldu, biz de evimize gittik.
Ertesi gün, onu demir döverken gördüm, yanına gittim. Biraz körükle oynadım, yavaşça yanına sokuldum ” Neden atını ona vermedin? ” dedim. Gözlerini gözlerime kenetledi “ Merak etme onun atını iyi doyurdum, köyüne gitmiştir. Benim atı  hızlı sürer  at terler, akşam kimse bakmaz  hasta olur diye vermedim.” “Babam derdi ki atını, silahını, karını emanet etme. Yavrum  bak benden sana öğüt bunlara iyi bak bunların emaneti insana maraz getirir.” dedi tekrar elindeki işe koyuldun. Sanki  içini birilerine anlatmak istiyormuş gibi  benim anlayamadığım ama dinlediğim sözcükler ağzından döküldü. Büyükbabam buydu, büyük ile küçük arasında fark gözetmez ,içini açardı. Büyükbabam buydu, büyük ile küçük arasında fark gözetmez ,içini açardı.
Maraz içimizdeki şüphenin iyileşmeyen izidir. Olmamış, olmuş ya da olacakmış gibi görmektir. Çok temkinli olmak , çok gevşek olmak gibidir.
Seçkin Karabulut

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*