26 Mar '15

bu benim köyüm ekibi

1 Shares

TADI DAMAĞIMDA KALAN YAŞANMIŞLIKLAR…

İşte bu benim köyüm.

Köyüme giden yollar kıvrım kıvrım.

Şehirden çıkıp köye varıncaya kadar yollar hep toprak.

Yağmur yağar araba çıkmaz, kar yağar dışarı çıkılmaz.

Güzel bahar günlerinde köye çıkarken arka koltukta oturan abim ve ben yol kenarında sağlı sollu uzanan fındık ağaçlarının dallarındaki yeşil yaprakları bütün olarak koparma yarışı yapardık. Hep abim kazanırdı, çünkü onun kolları daha uzundu.

Yağmur yağdığında arabalar yolda kalmasın, çamura saplanmasın diye yollara dökülen taşlar, zaman zaman babama zorluk çıkarır, yolda kalmamıza sebep olurdu. Çocukluk, korkardık.

Zor yolları aşınca abimle yarışımıza kaldığımız yerden devam ederdik.
Babam, fındık toplayan işçilere, sarıkızını, sürmelisini otlatmaya götüren köylülere, köy kahvesinde oturan ihtiyar heyetine selam vermeden geçmezdi.

Arabanın kornasına basarak verdiği selamla bütün eller verilen selama karşılık olarak sevinmiş, memnun olmuş bir yüz ifadesiyle havaya kalkar, sonra” Bizim Bayram’ın dölü deemi bu?” bakışıyla yolcu ederlerdi ve tabi hemen sonrasında fındıklarını toplamaya, hayvanlarını otlatmaya ve köydeki sorunlarını konuşmaya devam ederlerdi. Mahallemize geldiğimizde abim ve ben, evimize yakın bir noktada arabadan iner, eve kadar yarışırdık.

Tabi ki sonuç hiç değişmez, hep abim kazanırdı.

Sonra ben daha evdeki ahaliyi görmeden harmana koşardım.

Sırf, yeşili, kırmızısı, sarısıyla doğa harikası olan, baktığın her yerde orman görme şansına sahip olduğun, gördüğün dağlarda da iki, bilemedin 3 tane ev bulunan bu manzaraya bakabilmek, ve ”keşke burada, işte tam burada bir evim olsa ve ben her sabah uyandığımda bu manzaraya bakarak nefes alsam.” diye hayal kurabilmek için koşardım.

Biraz sonra yengem, annemle beraber ellerinde sıcacık köy ekmeği ve bir demlik çayla yanımda belirirlerdi ve biz o manzaraya karşı bol kahkaha eşliğinde ekmeğimizi yiyip, çaylarımızı yudumlardık.

Zaten hepi topu 5-6 evden evden oluşan köyümde yoldan geçen arabalara bakıp; ‘ki 2-3 saatte bir geçerdi’ servis şoförü olan amcamı gördüğümde ”amcam geliyorrr” diye sevinç çığlıkları atarak evdeki ahaliye haber verirdim. Önceden yapılan su börekleri ve dolmalar eşliğinde kurulan yer sofrasına çömelirdik.

Öyle herkesin kendi tabağı olmazdı. Ortaya yapılan yemeklerin bir kısmı tabaklarla konur, herkes bu tabaklardan kaşıklardı.

Tavana iplerle asılan yayıklara konan tazecik yoğurt ve suyun belli bir süre çalkalandıktan sonra içmeye hazır hale geldiğinde bol köpüklü o yayık ayranını kana kana içmenin tadı başka bir şeyde yok..

Akşam çok geç bir vakte bırakmadan benden 10 yaş büyük olan kuzenimle birlikte tam’a gider kuzenimin sarıkızımızı sağışını izlerdim. Kolay sağabilmek için olsa gerek daha önce suyla temizlenmiş olan memelerine yine kendi sütünden yapılmış olan tereyağını sürer, başlardı sağmaya.

Sarıkızın önüne konan yemi yerken adeta onun sütünü çalardık. Memesini her aşağıya doğru çekişinde bakraça gelen o ‘vızık vızık’ sesi kulağımdan hiç gitmedi.

Bir keresinde bende sağayım dedim, sevgili sarıkızın kuyruğunu büyük bir acıyla kafamda hissedince bir daha yeltenmedim buna.

Sütünün işimize yarayacak kadar kısmını sarıkızdan çaldıktan sonra, danasını yanına getirir onu doyurmasını zevkle izler sonra eve dönerdik.

O süt, köyde yaz kış hiç sönmeyen, odunların adeta huzur verici bir ritimle çıtır çıtır yandığı, kuzineli sobanın üstünde yavaş yavaş pişerdi. Ertesi gün sabah 6 gibi, öten sevgili tavuğun ‘ gıt gıt gıdaaakk, yumurtam sıcaaakk’ dediğini duyar gibi olsam da hiç cazip gelmez, uykuma devam etmeye çalışırdım. Ama başaramazdım.

Çünkü evde büyük küçük herkes kalkmış, bir işin ucundan tutmuş, ne güzel bir gün dercesine o günü yaşamaya çoktan başlamış olurlardı.

Eşi benzeri bulunmayan bir sofrada sarıkızın çaldığımız sütü, o sütten yapılmış kaymak ve tereyağı ile yumurtam sıcak diye bağıran tavuğumuzun yumurtası çoktan hazırlanmış , biz misafirlerin uyanması beklenirdi.

Aslında birazda bu yüzden uyumazdık. Bekletmek ayıptı.

Kahvaltımı yaptıktan sonra önce tavuğu biraz kovalar, sonrada fındık bahçemizi gezmeye giderdim. Fındık bahçesi dememe bakmayın, çoğunluğu fındıktan oluşan ağaçların yanı sıra elma, armut, incir, kiraz,töngel ağaçları da vardı.

Ağaçlarda olgunlaşmış, yemeye hazır meyvelerin hiç şansı yoktu. Koparır koparır yerdim.

Akşam olunca fenalaşırdım ama o bile güzeldi .

Hele bir de, genelde her bahçede olan yabani çilekler var ya, onları toplayıp avuç avuç yemenin tadına gel de doy..

Köy ırmağı bahçemizin içinden geçerdi.

Hemen hemen kendi yaşıtım olan diğer kuzenimle annemden gizli ırmağa inerdik. Irmakta eğer hava sıcaksa üstümüzle başımızla yüzerdik, yok eğer soğuksa sadece ayağımızı sokar, yüzen balıkları izlerdik. Gürül gürül akan ırmağın sesi, adeta birbirleriyle cilveleştikleri hissini uyandıran kuşların cıvıl cıvıl ötüşmeleri ve hafif esen rüzgarın fındık yapraklarını birbirine çarparak çıkardığı hışırtıyla oluşan ahenkle ruhum dinlenirdi.

Eve dönüş vakti geldiğinde ise eve giden dik yokuş, o gün aldığım bütün haz ve sevinçleri unutturur, içimde kalan kırıntılarını ise maalesef terle attırırdı.

Evimizin hemen yanında bulunan tahta merdivenle tırmanılan ambarda kışlık yiyecekler ve kurutulmuş mısırlar bulunurdu.

Ambar, hem nemden hem de fareden korumak amacıyla dört tane direk diyebileceğimiz odun üzerine yapılmış olan, genelde tek oda tipli tahta yapılardan oluşurdu.

Ambarın altında da etrafı açık oda gibi bir yer olur ve orada evcilik oynardık. …anlat anlat bitmiyor..Seviyorum köyümü, insanlarını, dik ve eğimli bahçelerini, gürül gürül akan ırmağını, sarıkızını, toprağını, kuzineli sobasını, vs..

(devamı gelecek :))

Deniz Aydım

Şenbolluk Köyü  (Ordu / İkizce) Sayfası için TIKLAYIN

 

 

 

IMG_7159bubenimköyüm KÖYÜMÜZ HAKKINDA tüm yazıları TIKLAYIN

About bu benim köyüm ekibi

Related Posts

Leave a Reply

*